İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2015 Pazartesi

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler VII

Hulusi Nihat Gencer
İzmir
Mehmet Atatürk Lisesi'ni kazandığında ben halihazırda iki yıldır okul müdürüydüm. İzmir'e dışarıdan çok öğrenci gelir. Fakat en az hangi şehirlerden talebe alırız diye sorarsanız İstanbul bir, Ankara ikidir. Orada da iyi liseler olduğu için aileler çocuklarını dışarıya göndermek istemezler. Fakat Ege ve Akdeniz bölgelerindeki hatta İç Anadolu'nun batısındaki başarılı öğrencilerin ilk tercihleri bizim okulumuzdu. Hâlâ da öyledir. İşte o yüzden biraz tuhafıma gitmişti Mehmet ile Hakan. İkisininde ailesi İstanbul'da yaşıyorlardı. Hakan'ın, yanlış hatırlamıyorsam, dayısı ve teyzesi buradalardı ama kalmadı onların yanında. O da Mehmet ile birlikte okul pansiyonunda kaldı ilk iki sene. Sonra Mehmet çıktı. Çok ısrar ettim kalması için. Çünkü ders dışı etütlerimizden çok iyi verim alıyorduk. Zaten hepsi seçilmiş öğrencilerdi. Hakan da Mehmet de çok başarılıydılar. Hakan ikincilikle bitirdi okulu. Belki Mehmet de pansiyonda, okulun pansiyonunda yani, kalmaya devam etseydi o da derece yapabilirdi.

Görevim sırasında özellikle yurtta kalan öğrencilerimle çok yakın ilişkiler içerisindeydim. Mehmet'i çok severdik. Çok sakin bir çocuktu. Öğretmenleri de çok memnunlardı. En belirgin özelliği motivasyondu mesela. Öğretmen taktiğidir; derse ilgi kaybolduğu zaman bir soruyla öğrenci uyandırılır. Bir dönem tarih derslerine girmiştim ben onların. Mehmet de çoğu zaman dersle ilgilenmiyormuş gibi görünürdü fakat ne zaman uyandırmaya kalkışsam hem soruya doğru cevap verir hem de anlattığım konu neyse onun başka bir tarihi olayla bağlantısını kurar yahut sorardı. İlk beş seneyi Fransa'da okumuş Mehmet. Orada aldığı temel çok iyiydi. Bir gün sormuştum buna, "Oğlum tarihe ilgin var, düşünür müsün tarih bölümünü?" diye. "Hocam" dedi, "Ben sadece tarihin neden ve sonuç ilişkisi içinde ilerlediğini hiç unutmuyorum." Gerçekten de temeli çok iyi oturtmuş bir öğrenciydi.


Asım-Irina Kırımlı
Marsilya
A.K: Soyadımız malum, Kırım göçmeniyiz. 1784'te Kırım elden çıkınca bir müddet dayanmışız ama yüzyıl sonunda İstanbul'a yerleşmişiz. Büyük dedem Devlet-i Aliye'nin Kırım Kadısı Hüseyin Efendi idi. Oğlu Halet Dedem de İstanbul'a göçümüzden sonra yeni yüzyıl başında Fransa Büyükelçiliği görevinde bulunmuş. Görevi bittikten sonra, ailenin bir kısmı Fransa'da kalmışlar. Ben 1953'te Nice'de doğdum. Irina ile yirmi dört yaşımdayken tanıştık.

I.K: Ben on yedi yaşındaydım o zaman. Ay yaşım belli olcak ama olsun varsın artık bu saatten sonra. (Asım Bey'e bakıyor sevgiyle. Asım Bey de eşine muhabbetle gülümsüyor. Sen hâlâ gönlümün sultanısın, benim için daha güzel kimse olmadı, olmayacak der gibi.) O dönemi biliyorsunuz zaten. Moskova'da büyüdüm ben. Savaştan sonra Fransa'ya taşındık, on dört yaşındaydım. Yeni bir ülkede, yeni bir yaşama alışmaya çalışıyordum. Monaco'ya geldik ilk olarak. Asım'la da orada tanıştık. Mirza, Asım'ın Londra'daki ortağıydı. İstanbul'daki işleri de o idare ediyordu. Sonradan da eniştesi oldu zaten. Ağabeyim Ivan Londra'da okudu. Mirza ile oradan tanışıyorlar. Bizim Fransa'ya yerleşmemize de o yardımcı oldu. Mirza'nın bizi ziyaret ettiği bir sefer de Asım onu görmeye geldi. (Biraz utanıyor Irina Hanım, yıllar sonra bile yüreği kıpır kıpır, sesi titriyor.) İlk kez gördüğümde anlamıştım benim kaderim olduğunu. Ailemiz hissiyatlı bir ailedir zaten. Büyükannem de olacakları  evvelden hisseden bir kadındı. Benim de kendisine benzediğimi söylerdi hep. Rahat uyusun. Yaşadığımız şeyler tahmin edilecek şeyler değildi tabi ama o sıkıntı, hissiyat hep bir şekilde kendini gösteriyordu.

A.K: Ivan'la iyi ahbap olduk. Sık sık görüşmeye başladık. Daha çok ben Monaco'ya gidip geliyordum. Tabi ki Irina'yı görmek için. Savaş sonrası Fransa'sında, biliyorsunuz, yatırım imkânı olan herkes aldı başını yürüdü. Biz de onlardan biriydik. Sonra tabi ortaklarımızla düşünce birliği oluşturamadık ve kader, onlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık. Irina ile çok güçlü bir bağımız vardı. İlk bakış, ilk gülüş bizi birbirimize yaklaştırdı. Fakat zorluklar birbirimize sımsıkı sarılmamızı sağladı. 81'de evlendik. Batı kıyısına, Marsilya'ya yerleştik. İki yıl sonra da 16 Eylül'de Mehmet doğdu. Çok güleryüzlü bir bebekti. Bir bebeğe göre neredeyse hiç ağlamazdı. Çok hareketliydi. Bütün gün koşturur sonra da bir kenarda uyuyakalırdı. Türkiye'ye gittiğimizde içine kapandı.  Marsilya bir liman şehri ve Afrikalı göçmenlerin en yoğun oldukları yer. Bugün sokağa çıktığınızda Fransız'dan çok Arap görürsünüz. Mehmet'in en yakın arkadaşları da Araplardı. O yüzden Fasih Arapça'yı ve Cezayir Arapçasını çok iyi konuşur. Zaten kuzenleri sayesinde de Rusçası çok iyiydi.

I.K: Dile çok yatkındır Mehmet. Bizim ailemiz de aslen Aşkabatlı. Büyükannem ailede Türkmence bilen son insandı. Mehmet de onu anlayan tek insan. Fransızca'yı da yine sokakta öğrendi, sonra da okulda. İngilizce'yi de yine ilkokulda ve lisede geliştirdi. İspanyolca'yı üniversitede öğrendi sanıyorum. Almanca'yı da Berlin'de master sırasında öğrenmiş. Daha ilkokuldayken Rus klasiklerini Rusça nüshalardan okudu, Fransızca eserleri yine anadilinde.

A.K: Fakat ilkin Dostoyevski'nin Rus dilinde berbat bir yazar olduğunu düşünmüş, Suç ve Ceza'nın Türkçe nüshasını okuduktan sonra hayran olmuş. Sorsanız bütün eserlerin Arapça baskılarını okumak ister.


Nurcihan Türker
İstanbul
Tam otuz altı yıl öğretmenlik yaptım binden fazla öğrenci okuttum ama Mehmet size başarı konusunda kati bir inanç ve güvenle söyleyebileceğim birkaç isimden biridir. Atatürk Lisesi'ndeyken edebiyat dersine girmiştim. Çok özel bir talebeydi. Liseye geldiğinde, iyi bir okuyucunun okuması gereken kitapların tamamını okumuştu. Özellikle bütün eserleri kendi dilinde okumuş olması ona çok farklı bir bakış açısı kazandırmıştı. Beni en çok şaşırtan öğrencilerimden biriydi. Edebiyata sanata kabiliyeti yüksekti. Zengin bir birikimi vardı. Avrupa'da yetişmiş ve farklı milletlerden insanlarla birlikte büyümüş olduğundan, kültürlerin ve anlayışların edebi eserlere sinen kokusuna alışıktı. Bunu rahatlıkla idrak edebiliyordu. Bunları dinlerken bahsettiğim kişinin henüz lise birinci sınıfta bir öğrenci olduğunu unutmayın.

14 Eylül 2015 Pazartesi

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler VI

Asım-Irina Kırımlı.
Marsilya.

A.K.: Ben o zamanlar Beşiktaş’ta küçük bir cafe işletiyordum. Fransa’dan dönmüşüz. Üçüncü senesi. İşler yavaş yavaş oturmaya başlamış. Irina çok yeteneklidir. Gözü de pektir. O teşvik etti zaten beni. Her gün sabah altıda giriyordu mutfağa, akşama kadar dünyanın en lezzetli pasta ve kurabiyelerini yapıyordu. Hem de şekil şekil; evler, kaleler, bisikletler, çocuk-büyük insanlar… Mehmet de yardım ediyordu okuldan sonraları ama o sene lise sınavlarına hazırlandığı için ne ben ne de annesi gelsin istemiyorduk. Gerçi Mehmet hep çok başarılı bir çocuk oldu. Hem Fransa’dayken hem de buraya gelince hep sınıfın en iyisiydi. Sağ olsun hep gururlandırdı bizi. Irina her veli toplantısına şevkle giderdi. Yetiştirdiği çocuğu, onu, beni övecekler ya… Neyse o sene gitti Mehmet. Çok büyük sürprizdi bizim için.

(Burada konuşmaya başladığından beri Asım Bey’i keyifle izleyen Irina Hanım yüzünü karartıyor, eşine hafif suçlar bir bakış atıp lafı devralıyor.)
I.K.: Bir gün dükkândayız. Akşam vakitleri… Bir müşteri geldi dükkâna. Kırklı yaşlarında, dik duruşlu, asil bir beyefendi. Asım ile uzunca sohbet ettiler. Adam öğretmen falan herhalde, ben öyle sanıyorum. Asım, Mehmet’ten bahsetti adama. Eğitiminden konuştular. Adam İzmirli’ymiş. O sıra oğlan geldi okuldan. Baya kaynaştılar. Kitaplardan konuştular. Mehmet’in zayıf noktasıdır, kitaptan söz edilince hemen çözülüverir dili. Asla çok konuşkan bir çocuk olmadı. Bazen televizyonda izlerken kameraların karşısındaki rahatlığına şaşırıyorum o yüzden. Şimdi Amerika’da, iki ay oluyor gideli.

(Gülüyor Asım Bey.)
A.K.: Abarttın, dün beş hafta oldu daha.

(Irina Hanım da Asım Bey’in neşesine eşlik ediyor.)
I.K.: Bana abartma diyene bakın. Kendisi gün gün sayıyor. Bu değişimine şaşırmamız da aslında, Mehmet’i liseyi kazandıktan sonra çok az gördük biz, ondan. Hı, onu anlatıyordum asıl. O adam aklına girdi oğlumun. Başta, İzmir’de okuyacağım, diyordu. Sonra vazgeçirdik. Tercih zamanı da hep İstanbul yazdı. En sonunda bir tane İzmir ekledi, Atatürk Lisesi, Fransızca bölümü. Gitti o tuttu. Kader… On dört yaşında küçücük bir çocuktu. Tam on beş yıl olmuş. Fransa’ya pek gelmiyor. İşte üç ay önce izne gelmişti, en son o.

(Asım Bey bir iç çekip, hüzünle gülümsüyor.)
A.K.: Hâlâ alışamıyor insan. Üniversiteyi İstanbul’da okumak konusunda ısrar etti. Biz o lise sondayken Marsilya’ya yerleşmiştik. Ben Fransa’da okumasından yanaydım ama olmadı.

13 Eylül 2015 Pazar

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler V


Esra Yılmaz.
Kızılay.
Ya hu o durumu hiç anlayamadım zaten. Hakan ile Mehmet sınıfın en iyilerindendi. Bütün sene hep bizden yüksek puanlar yaptılar. Sonuçlar bir açıklandı. Ben Galatasaray’a gittim. Musa ile Nazlı da Kabataş Lisesi’ne. Bu ikisi İzmir Atatürk Lisesi’ne. Hadi Hakan zaten İzmirli'ydi ama Mehmet'in tercihlerine İzmir yazdığından bile haberimiz yoktu. Şok olduk. Çok üzülmüştüm o zaman ekip bozuldu diye. Neyse sonra üniversitede geri geldiler. Bu sefer de Nazlı gitti Ankara’ya. ODTÜ’yü kazanmıştı, genetik ve mikrobiyoloji. Öyle ya da böyle bir daha da toplanamadık. İlkokul ve lise arkadaşlıkları çok güzel. Kötülüğü tanımayan vakitlerimiz olduğundan belki, tüm anılar, duygular saf oluyor, saf hatırlanıyor.

12 Eylül 2015 Cumartesi

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler IV


Musa Çallı
Kandilli
Elimde değil oğlum, diyorum, bırakamıyorum işte. Bir hışımla kalktı. Bu mereti içmeye devam edersen, konuşmam bir daha seninle, dedi. İhtimal vermiyorum tabi böyle bir şeye. Zaten saklıyordum ne zamandır. Çekiniriz biz biraz Mehmet’ten. Meğer o da bildiğini benden saklıyormuş. Gönlün ne kadar süre benden bir şey saklamaya dayanabilecek merak ettim, demişti. Çok koymuştu. Sonra biz Nesli’yle tanıştık, eşimle. Mehmet’in hisleri çok kuvvetlidir. Anlamış Nesli’nin benden hoşlandığını, çekmiş kenara. Ben bu işi yaparım ama küçük bir şartım var, demiş. Biliyor zaten puşt, ben ilk günden beri vurgunum Nesli’ye. Neyse bu mektup yazmış kıza benim ağzımdan. Edebiyattan da anlar. Döktürmüş tabi. Nesli soluğu yanında almış. Bir mektup da bana yazmışlar birlikte. Ben sevincimden yarım metre yukardan yürüyorum. Güzel bir cevap yazdım sonra. Oldu bu iş dedim. Neyse ilk buluşmamız. Nesli demez mi, sigarayı bırakacaksın. O günden beri sigara içmiyorum. Şu mutlu yuvada büyük payı var Mehmet’in.




Hakan Sakin
Ulus
Lise ikideyiz. Tutturdu bu eve çıkacağım diyor. Asım Amcalar’ın durumu belli. Fransa’dan döndükten sonra yolunda gitmedi hiçbir şeyleri. Kirayı nasıl vereceksin, diyorum, çalışır kazanırım, diyor. Bari beraber çıkalım, kirayı bölüşürüz, diyorum. Onu da kabul etmiyor. O zaman şüphelendim. Bir kadın vardı otuzlu yaşlarında arada görmeye geliyordu Mehmet’i. Anlat ne oldu, bir şey yaşadınızsa, bir kaza olduysa, artık eskisi kadar zor değil bu işler, dedim. O da değilmiş tabi. Mehmet’ten böyle bir şey beklemek saçmalık ama lisedeyiz daha, çocuk sayılırız. Hâlâ daha bilmiyorum o sene durup dururken niye birden eve çıkmaya karar verdiğini. Kaç kere gittim, kadın, çocuk falan da yok. Her yer kitap, tefrika. Böyle üst üste yığmış, boyum kadar. Ha bir de bir saat yapmaya başlamıştı. Bir sürü alet edevat falan almıştı. Sonra geceye kadar çalışıyordu okuldan sonra. Ben bazen onda kalıyordum. İş çıkışı beraber geçerdik eve. Sabaha kadar okurdu. Bazen bana da okutur, ne düşündüğümü sorardı. Ben konuşurdum, o hep dinlerdi. Geç saatlere kadar otururduk. Oğlum, uyumayacak mısın, derdim. Belki, derdi. Hep enteresan bir adamdı zaten. Yemek yer misin? Arada. Şu kitabı okudun mu? Belki. O kızdan hoşlanıyor musun? Bazen. Ne enteresanı, tam dayaklık adamdı Mehmet.



12 Kasım 2012 Pazartesi

Zeytinyağı


Birazdan Güz gelecekmiş gibi bir Ağustos akşamıydı. Bazen olur böyle bizim orada; insanı nefessiz bırakan gündüz sıcağının ardından, güneşin alçalmaya başlamasıyla birlikte hafif bir lodos esmeye başlar denizden. Hatta akşam yemeklerinden sonra verandada yada bahçede, ful kokuları arasında, şöyle ağız tadıyla üşüye üşüye içilir Türk kahvesi. Bizim oranın en güzel mevsimidir Güz. Sadece iki ay sürer ve geri kalan on ay özlenir. Güzün tatlı fragmanlarından biri oynuyordu o gün, baş rolde de lodos. Öyle güzel bir güne ancak o hava yakışırdı, bunun için de Mikail’e ne kadar teşekkür etsem az.

Denizden döndükten sonraki ilk günlerim. Henüz evin uyku saatine alışamadığımdan, annem babam şaşkınlar, çünkü kapıyı aralayıp ne zaman içeri baksalar oğullarını yatağının önündeki uzun sehpaya eğilmiş, kitap kulelerinin ve kağıtların arasında ya yazarken ya okurken yada bilgisayarında film izlerken buluyorlar. O gece de, uykuyu en çok özleyen insan olarak oradayım fakat henüz zamanı gelmediğinden gözlerimi karanlığa teslim etmiyorum. 

Liseden beri gittiğimiz meyhanedeyiz. Söyleyeceğimiz mezeleri, tereyağında karidesin sipariş zamanını ve kremasız olacağını bilen çekirdek tayfanın yanında, hayatımın en önemli zamanlarını paylaştığım diğer insanlarla birlikte dönüşümün şerefine güzelleşiyoruz. Kimisinin erken kalkması gerektiğini bildiğimden herkes sofradayken birkaç şey söylemem gerek, önceden çalıştım. Boğazımı temizliyorum ve herkesin sustuğu bir anda gözlerinin içi gülen bu insanların varoluşuna şükrederek konuşmaya başlıyorum: “Her şeyden önce, başta siz sevgili dostlarım olmak üzere, hayatımın geri kalan yirmi bir senesinde tüm güzel anlarımda yanımda olan, gülümsememi paylaşan bütün değerli insanlara samimiyetlerini esirgemedikleri için teşekkür ederim. Bugün de bu meyhanenin hafızasındaki diğer geceler gibi güzel. Zaten bu masada şu zeytinyağının olduğu her gece güzeldi..” Gülüyorlar. “Oğlum duygusal konuşacaksan ben bir dolanıp geleyim, dördüncüyü kaldırdım, dokunur bana” diyor Ayral –ikimizin adı aynı olduğu için soyadımızla hitap ediliyor genelde- gülüyoruz, ben devam ediyorum. “Bu güzel geceyi de izninizle birkaç şeye adayayım da eksik kalmasın, bu sofranın adetidir, bilenler bilmeyenlere anlatsın.” Homurtular yükseliyor, tabi tatlı gülümsemeler eşliğinde. Çoğu meyhane yerine gece kulüplerini tercih ediyorlar, bu gece benim hatırıma buradalar. “Bu geceyi, birbirine samimiyet ve sohbetle bağlı, dostluğun kıymetini bilen insanlara, çocukluk kahramanlarım Monte Cristo Kontu ve  Fatih’in Fedaisi Kara Murat’a, bu şehri en az benim kadar seven Halikarnas Balıkçısı’na, sesiyle her şarkıda canımıza okuyan Sezen Aksu’ya ve hayatı öğrendiğimiz, hâla daha öğrenmekte olduğumuz Bodrum sokaklarına adıyorum. Ha bir de zeytinyağına..”

Herkes koyu bir sohbette. Ben de o gece belki de dördüncü kez, altı ay boyunca gezdiğim yerleri anlatıyorum. Kimisi ikinci kez dinliyor, hatta sözlerimi bile tamamlıyorlar. Çok uzundur birbirini görmeyenler iştahla sohbet ediyorlar. Masanın bir ucunda bir türlü uzlaşamadığımız inanç konusu konuşuluyor, her zamanki gibi. Onların sohbetini duyunca gülümsüyorum. Sessizce kalabalığın arasından kuytuya kayıyorum. Mekanın şefi Cemal Ağabey’e –biz Jimmy diyoruz- masaya meyve tabağı istediğimizi söylüyorum, o alçakgönüllü gülümsemesiyle “Hemen ağabeycim” diyor, ‘hemen’in m’sini çiftleyerek. Geri döndüğümden beri bir an olsun içimden gitmeyen sıkıntıyla pencereden dışarı bakıyorum, rüzgar yerdeki tozları savuruyor. Üşümek istiyorum, sessizce kapıdan dışarı kıvrılıyorum. Ahmet’in zippo çakmağının hala elimde olduğunu fark ediyorum. Elimde yakıp duruyordum. “Gazını bitireceksin oğlum yakıp durma” demişti. Ben çakmağı masaya bırakınca da altı aydır görmediği kardeşinin sağ salim yeniden o masada olduğunu fark edip çakmağı tekrar elime tutuşturmuştu, “Al lan, yak istediğin kadar.” Çakmağı geri bırakmaya üşenip cebime atıyorum. Lodosun gömleğimin düğmelerinin arasındaki boşluktan tenime dokunuşu tatlı bir ürpertiye neden oluyor. Bu ürpertiyi tanıyorum, tanıdığım an sıkıntımın yoğunlaşmasıyla boğuluyorum. Beyaz bir duvara yaslamıştı sırtını, dudaklarımı dudaklarının arasında sımsıkı tutuyordu, üşümeyeyim diye. Ne cesur, ne delikanlı kızdı. İzmir güzellerinin karakteristiğinden işte, belki de ikizler oluşundandır. Zangır zangır titremiştik o duvarın arkasında. Yine de bir an esmemişti rüzgar, o an çok güzeldi. Öyle ya, nereden tanıdık bu lodos diyordum, hatırladım işte. Boynuna doladığı bordo kaşkolü de hatırladım, rüzgarın arasında eksilen kokusunu da. Sanırım O’nu hep o son gördüğüm haliyle hatırlayacağım. Ben denizin karanlığında yükselen İstanköy siluetinde bu düşüncelere dalmışken, kulağımda seri bir topuk tıkırtısı çınladı. Topuk sesleri yaklaştı, tok bir kadın sesine dönüştü: “Pardon ateşiniz var mı?” Yüzümü çevirip kadının esmer, çıkık elmacık kemikli, ince hatlı yüzüne baktım. “Sonunda bir işe yaradın be Ahmet” dedim içimden. Bana doğru uzandı, sigarasını yaktım. Pencereden sol taraftaki beş kişinin hararetli bir sohbete dalmış oldukları masayı gösterip, “Ben bu inşaat sektöründen pek anlamıyorum. Buraya gelirken arabada başladılar konuşmaya hala devam ediyorlar. Benim sıkıldığımı bile fark etmediler, insanlar çok duyarsız” dedi. Gülümsedim.
“Fena olmadı bak, sen de Bodrum lodosunun tadını çıkar işte.” Neden bilmem sen diye hitap ettim. Bizim oranın insanının samimiyetinden belki, ama muhtemelen de bana bir sıkıntısından açık yüreklilikle bahsettiğinden.
“Ben Doğu bu arada.” Doğu güzel isim, ben de adımı söylüyorum, tokalaşıyoruz.
“Buralı mısın?”
“Evet, sen?”
“İzmir’liyim ben de.”
“Yapma! Tatil herhalde, sevdin mi Bodrum’u?”
“Daha önce de geldim zaten. Hemen her yaz geliyorum. Güzeldir Bodrum, severim.”
“Güzeldir Bodrum. Güzle Kış daha güzeldir aslında. Herkes gider, bize kalır Bodrum. İnsanı çok sıcaktır, o yüzden kışın hiç üşümeyiz biz burada.”
En saf, en kadın merakı düşüyor dilinden. “Ne güzel konuştun. Hangi burçsun sen?”
“Terazi.” Ben korkudan onun burcunu sormuyorum bile ama o iştahla söylüyor.
“İkizlerim ben de.”
“Yapma, değilsindir.”
“Nasıl yani?”
“Neyse, çok memnun oldum Doğu. Sana hayatta başarılar.” Hızlıca uzaklaşıyorum. Bir anda yoruluyorum. Meyhanenin kapısına gidecek halim yok. Yanaklarım, kulaklarım alev gibi. İnce esen rüzgar kulaklarımı kesiyor. İçeri giriyorum. Elif’in gözleri ışıldıyor beni görünce. Boynuma sarılıyor, “N’apıyorsun yarım saattir dışarıda, kim o kız?” diye soruyor. “Hiç, hiç kimse.” Elif bu sessizliğime alışkın.
Murat geliyor yanımıza, “Yarın sabah Ayvalık’a gidiyoruz, geliyorsun değil mi?”
Kekeliyorum. “Yok” diyorum, “Yok benim uyumam lazım artık, zamanı geldi.”
                                                                                   beşiktaş, kasım 2012

6 Eylül 2012 Perşembe

Tarçınlı Kurabiyeler

Benim saatim Saat Kulesi’ne ayarlı. Uzak kelimesinin ne kadar çok mahrumiyet ve aslında bir o kadar da mahremiyet içerdiğini anlayabileceğim diyarlarda bile dokunmadım yelkovanına. Bilirsin tarih gösteren saatleri tam aylarda bir gün ileri döndürmek gerekir. Hayır, yalan söylemiyorum. E öyle yapmayıp 3 gün geri kalsaydım senin günaydınlardan daha mı iyiydi? Ah, ağzımdan kaçırdım.

            Karanlıktan da koyu bir kelimenin yerini alıyor susuşum. Öyle eksik ki.. Öyle eksiğim ki, koyuluk konusunda yetim bir karanlık, daha da eksik bir kelimeyi aramaya itiyor beni. Olmam gerektiğinden daha suskun bir haldeyim. Bir daha hiç konuşmayacakmış gibi değil de, sanki daha önce hiç konuşmamış gibi.

            E hani nerede tarçınlı kurabiyeler? Tarçınlı ruj mu aldın? Daha doyurucuymuş, bundan sonra hep bundan yiyelim. Evet, biliyorum, en güzel tarçınlı dudaklar seninkiler, pardon kurabiyeler.

            Daha güzel gösteren bir pusulamız olsaydı.. Belki o zaman şişman gösteriyor diye aynayı suçlamazdın. En masum oyunumuzdu bu, yalancı suçlularımız başrolde. İpliği iğneye takamamak kadar olağan beceriksizlikler, hani kızamazsın bile. Ama illâ bir şey yapmak lazım değil mi?

            Çok ilginç şeyler öğrenmişim farkında olmadan. Bakış nasıl okşanır, gülümseme nasıl yudumlanır, koku nasıl gülümsemeye dönüşür ve nasıl tekrar bakış olarak gözlerine yerleşir. Daha önce de biliyordum, yalan değil. Ama sanki ilk kez yapıyormuşum gibi gelmişti, demek ki bir sonraki de özel olabilecek. Tekrar gülümseyebilmemin nedeni bu olmalı herhalde. Yanlış anlama, seninle alakası yok. Zira sana bakarken bir daha hiç gülümseyemeyecekmiş gibi hissettiğim için, bitti.

            İyi ki de susuyorsun, de.. Hakkın var. Öğreniyorum.
                                                                                bodrum, eylül 2012

23 Ağustos 2012 Perşembe

Her şeyini alıp gidecek değilsin ya..

       Ama dizine yattığımda, parmaklarını yüzümde gezdirmeni özleyeceğim mesela. Plajda şezlonga uzanmış güneşlenirken, gözümü her açışımda gözlerini beni seyrederken bulmayı da, özleyeceğim. Hayallerimden bahsederken, kendine dahil olacak bir yer bulmanı -ki bunu ne kadar ustaca yaptığını biliyor muydun acaba- çok özleyeceğim. 


       Her şeyini alıp gidecek değilsin ya? Mesela, evden çıkarken şemsiyeni unuttuğunda benim erkekliğime laf ettirmez centilmenliğimle elimde şemsiye nefes nefese geri geldiğimde, şefkatle gülümseyip ıslak yanağıma minik bir öpücük konduruşunu bırakabilirsin. Böylece ben de arada bir yıldızlı pekiyi almış çocuk gibi sevinebilirim, yani öyle yapıyormuşum sen öyle diyordun. Tek çocuk olarak büyüyen insanlara özgü yalnızlık korkunu bastırmak adına, arkadaşlarının yanında yaptığımız şovları çok seviyordum. Onu da bırak bence, tabi yine çok olmuyorsam artık. Ama, güzel değiller miydi? Hani bir kere seni İzmir'e ziyarete gelmiştim. Alsancak'ta denize nazır bir mekanda yemek yemiştik. Beni arkadaşlarınla tanıştırdığın gün. Konu bir ara ayrılığa gelmişti ve ben şöyle demiştim:

       "Tabi ki benden daha zekisini bulabilirsin. Daha eğlenceli ve yakışıklısını da. Daha zengin birini mutlaka bulursun. Daha kültürlüsünün olmadığını da söyleyemem. Hani olmaz ama, bu çok küçük bir ihtimal benden daha iyi öpüşenini de buldun diyelim..." Burada herkes hafif utanarak gülmeye başlamıştı. Ben sırıtıyordum sense 'eşşek' der gibi gülümsüyordun. Belli hoşuna gitmişti. "..ama.." diyerek devam ettim:
       "..bütün bunların hepsini bir arada bir daha bulman çok zor. Mütevazılığımdan bahsetmiyorum bile." diye bitirdiğimde herkes gülmekten katılıyordu. Sen de sonunda dilinin ucundaki "eşşek"i koyuvermiştin. "Eşşeğim ama çok tatlıyım biliyorsun.." deyip, yanağımı uzatarak "..ee tadıma bakmayacak mısın?" diye pişkinliğe vurarak öpücüğümü kapmıştım bile. Herkes seni kıskanmıştı. Sonra o akşam arayıp, mesaj yazıp beni sana övdüklerini hafif kıskanarak, hafif gururlu bana yetiştirmiştin. Arkadaşların arasında seviliyordun zaten ama kabul etmeliyiz ki; ilişkiler çok farklı bir karizma kazandırıyor insana.. Ben senin kahraman sevgilin olmayı da çok seviyordum. Bunu ne yapsam alamam zaten, götürebilirsin.


       Bir de yapamadıklarımız var. Birlikte tatile gitmeyi çok istiyorduk. Ama ailelerimiz, adet ve düşünce yapısı gereği buna karşı olacaklarından konuyu açmadık bile. Yine de bu hayal bizimdi. Şimdi sen de ben de başkalarıyla gideriz herhalde. Sahi bir de yeniler olacak değil mi? Mutlaka yeni bir kokuyu ezberleyecektir burnum. Belki ve muhtemelen seninkinin yerine koyacaktır hafızam. Hatta sanki benimkiler ölçülüpte seninkiler yaratılmış gibi birbirinin eşi dudaklarımızın yerine de yenileri gelecek. Muhtemelen tam tamına uymayacaklar birbirine. Yine de yeni bir dudak da benimkileri cayır cayır yakıp, kalbimi titretebilir. Biliyorum mutlaka yeniden seveceğim. Ama.. Her yeni cümlenin sonunda bir ama ilişiyor dudaklarıma, dilimi incecik kesiyor. İşte sırf bu yüzden benim yenilerim 'ama'larla başlıyor, sonunda yeni 'ama'lara varıyor. Az gidiyorum, uz gidiyorum ama bir arpa boyu bile yol alamıyorum. Öyle karışıyor düşüncelerim. Şimdi sana 'gitme' diyeceğim, ama..
                                                                                                                               Atlantik Açıkları, 2012.