Hatırlanmayan Zamanlardan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hatırlanmayan Zamanlardan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2015 Cuma

Hatırlanmayan Zamanlardan XIII / Asil Nüsha

yakışır insana her şey; kimse bilmediği sürece.

Ayazoğlu Apartmanı’daki dairesinden bir sırt çantası ve bir valizle çıktı. şubattı, ikindi vaktiydi. sokağa adım attığında bunu tam olarak idrak edemedi. çünkü Ankara’da gün başlar, sanki tek bir saniyenin içindeymişçesine devam eder ve ansızın sona ererdi. yolun karşısına geçti. sırtında çantası, elinde valiz, mini eteğinin üzerine inen siyah paltosu, ayağında ince topuklu botları ve boynunda koyu yeşil bir kaşkol ile saçları ince ince örülü, yine siyah bir şal ile alelade örtülü, yüzünde gülümsemesi -kar yağarken hep gülümserdi- aklana paklana yürüdü. Ulus Çarşısı’nın içinden geçti, meydandan aşağı doğru indi. çamurlaşan ve kirlenen yaprakları pür-u pak eden o karın içinde, gülümsemeye devam ederek gara vardı. saat 18.29’du. Buz gibi havayı içine çektikten sonra “Ankara’yı terk etmek için güzel bir gün” dedi içinden. Ankara Garı’nın yüksek tavanının altında yankılandı topuklarının tıkırtısı. gişelerden geçip perona ilerledi. 19.00 treni rayların üzerinde  yerini almıştı. öyle aceleci, öyle sabırsız… adımlarının ritmini hiç bozmadan trene doğru yürüdü. adımını ilk basamağa attığında paltosu yukarıya sıyrıldı. birkaç bakış Derin’e doğru döndü. tam olarak Derin’e değil, tam olarak bacaklarına. gözlerin kendisine döndüğünü fark etti fakat umursamaz tavrını sürdürerek trene geçti. valizini kompartıman aralığına bıraktı. sırt çantasını yanına aldı. orta kompartımanlardan birinin arka yarısında, cam kenarındaki koltuklardan birine geçti. önce paltosunu çıkardı, hafifçe silkeleyip üst rafa yerleştirdi. siyah, kumaş mini eteği ve açık yaka trikosuyla kaldı. koyu yeşil kaşkolunu boynuna doladı, düzeltti. sonra yerine oturup botlarını çıkardı ayağından. siyah külotlu çorabının üzerine koyu yeşil polar çoraplarını geçirdi. çantasını çıkarıp paltosunun yanına yerleştirdi. ardından da yerine oturup, sağ bacağını sol bacağının üstüne attı. eteğini düzeltti. kollarını bağlayıp gözlerini kapadı.

iyiydi. bayadır hem de. yüklerinden kurtulalı beri yaşamaya olan ilgisi iyice artmıştı. Tuna da sonraki ay aniden evlenecekti zaten. Derin o sırada henüz bunu bilmiyordu. ama bilseydi de umursamazdı. vicdan azabından kurtulalı baya oluyordu. kaldı ki Tuna da zaten hiç keşke dememişti. sorun yoktu. arada geçen üç ayda aslında ne kadar yalnız olduğunu fark etti Derin, bir de aslında ne kadar özgür olduğunu. Tuna’dan önceki Derin’i hatırladı. Tuna’dan önceki Derin’i gördüğüne çok sevindi. onu nasıl da özlediğini hissetti. kendine sarıldı. hatırladı. tüm uyuşmuş duyuları yeniden keskinleşti. onların olan şeylerin arasından onun olanları ayırdı, kalanı attı. oh, dedi. ilk gençliğinin sokaklarını arşınladı. daha az uyuyup daha çok yaşamaya karar verdi. hiçbir şeyin insanı üretmek kadar mutlu etmediğini hatırladı. sinemaya gitmeyi severdi. telefonuna indirdiği uygulamalardan biriyle birkaç mini film çekti. sonra senaryolar yazmaya başladı. borca girip taksitle video kamera ve üçayak aldı. birkaç tane film çekmeye çalıştı. bir tanesini tamamladı. Youtube’da bir sayfa açtı kendisine. çektiği mini filmleri oraya yükledi. en az seyredileni dörtbindokyüzküsur kere seyredildi. sonra bir sabah, video kamerasının objektifinden hayata bakarken Ankara’nın rengine daha fazla tahammül edemeyeceğini fark etti. çalıştığı şirketin İstanbul ofisine geçişini talep etti. zaten şirket İstanbul bölgesini güçlendirmek istiyordu. Derin gibi tecrübeli ve yaratıcı bir mimar bu iş için biçilmiş kaftandı. hemen kabul edildi. tam olarak Derin’in İstanbul’a gitmek üzere gara adım attığı andan iki gün önceydi.

gözlerini açtığında İstanbul’daydı. tren o kadar hızlıydı ki bir şehir nasıl geride bırakılır tam olarak anlayamadı Derin. ama daha birkaç saat geçmeden çok önemli bir şeyi fark etmek durumunda kaldı; İstanbul, trenden daha hızlıydı. daha önce Ankara bürosunda birlikte çalıştığı, şimdi İstanbul bürosunda yeniden birlikte çalışacağı arkadaşlarından Bilge’nin yanında kaldı bir hafta kadar. sonra bir daire buldular. Kurtuluş’ta. Harbiye Caddesi’nden iki sokak içeride. Ermeni mahallesinde. iki oda bir salon, bir de salon kadar bir antre. yeni evini çok sevdi Derin, yeni hayatını da… geldiği günün akşamında Asmalımescit’e kutlamaya gittiler arkadaşlarıyla. ertesi gün ‘seni ne kadar özledik bilemezsin’ partisi ayarlayıp için eğlenmeye çıktılar. hafta sonu da ‘hoş geldin partisi’ yapıldı Derin’in yeni evinde. yeni arkadaşları oldu. yeni hayatına çabucak alıştı Derin Keskin.

Pendik garına varıp trenden inişinin üzerinden üç ay geçmişti. haftanın son iş günüydü. bahardı. hava iyiden iyiye ısınmıştı. sabah uyandığında hafif terliydi hatta. pencereyi açıp günışığının içeri dolmasına izin vermiş, ardından dışarı sarkıp bir süre sokağın ucunda akan caddeyi seyretmiş, sonra da kendi kendine gülümseyerek “Sonunda Allah çıtçıtlıbadinin belasını verdi” demişti. lâkin Derin Keskin de birçokları gibi yeni hayatın acemilerindendi.

güzel hava ancak öğleden sonraya kadar sürdü. önce nereden geldiği belli olmayan kara bulutlar süratle gökyüzünü kapladılar. ardından da ahmakıslatan başladı belli belirsiz. Beyoğlu’ndaki ofisin penceresinden zeminin renginin damla damla lekelenmesini seyretti bir süre. tenha sokakta birkaç kişinin umarsızca yürüyüşünü izledi. bu sırada pencereden yansıyan aksine takıldı gözleri. incecik, kayık yaka beyaz bluzunun boğazından görünen çıplaklığa baktı sonra gayrı ihtiyari eli omzuna gitti, gözleri de siyah pileli eteğiyle ince çoraptan bile azad ettiği bacaklarına. içi titredi. “Aferin Derin,” dedi kendi kendine. neyseki kombin olsun diye koyu gri süet botlarını giymişti. en azından ayakları sıcak ve kuru kalacaktı. Bilge elinde iki sade kahveyle geldi o sırada, “Üç çayı!” dedi. iki kadın pencerenin kenarında kahvelerini içip dedikodu yaptılar biraz. bir ara Derin, içindeki bahar havasından eser kalmadığı fark etti. “Böyle oluyormuş herhalde,” dedi içinden, “İstanbul’da zaman günler hâlinde değil mevsimler hâlinde akıyormuş. Tekrar hoş geldim.”

iş çıkışı eve yürürken yağmur iyiden iyiye hızlanmıştı. Divan Oteli’ne vardığında sağanak başlayınca Notre Dame de Sion’un karşısındaki Starbucks’a attı kendini. neyse bir kahve içerim sonra da bir taksiye atlar giderim dedi. kahvenin parasını ödemeye hazırlanırken cüzdanını ofiste unutmuş olduğunu fark etti. kahveyi iptal etmek istedi ama şef burada sık sık gördüğü Derin’in yüzüne aşinaydı “Üşümüşsünüzdür, bizden olsun bu seferlik” dedi. teşekkür etti Derin, bir kahvelik şans verecekti yağmura, sonra da Allah ne verdiyse koşarım artık diyecekti. ‘grande pumpkin spice latte’sini bitirdiğinde yağmur tüm şiddetiyle devam ediyordu. “Biraz ıslanmak belki de iyi gelir” dedi. böyle kendini gaza getirmeleri meşhurdu. fırladı sokağa. ama daha Harbiye Orduevi’ne varmadan gözleri meteoroloji mühendislerini ceplerinden çıkaran şemsiyecileri aramaya başladı.  aksi gibi sokakta kimseler yoktu. Yeşim’den ödünç aldığı şalı başına örtmüş omuzlarını kapatmıştı ama şalın da kuru yeri kalmamıştı artık. koşar adım yürümeye devam etti. yağmurun şangırtısı topuk seslerini bastırıyordu. kulağında müthiş bir uğultu vardı. etraf bir sis perdesiyle kaplanmıştı. arabalar sıkışan trafiğin içinde ilerlemeye çalışıyorlar, rengarenk şemsiyeler ileri geri, sağa sola koşuşturuyorlardı. yol hiç olmadığı kadar uzun geldi bu sefer. çok güvendiği botları da suyla doldu. Vali Konağı Caddesi’yle Rumeli Caddesi’nin kesiştiği dört yol ağzına geldiğinde sıçan gibi olmuştu. iki hafta önce örgüleri çözüldüğünde neredeyse beline gelen saçlarını -hem de kısacık- kestirdiği için çok üzülmüştü. ama şimdi kulaklarının biraz altında olan yeni saç modeli onu olduğundan daha iyi gösteriyordu.

Rumeli Caddesi’ni geçip Vali Konağı’nda yürümeye devam etti. çok üşüyordu. yolun sağındaki Altın Eczanesi’nin tentesinin altına sığındı. cebinden sigarasını çıkarırken vitrindeki reklamlara takıldı gözü. yaşlı bir amca elinde mavi haplarla dolu bir kutu ve kocaman bir gülümsemeyle poz vermişti. mavi kutuyu görmesen, torununa falan gülümsüyor sanırdın. fakat mevzu başkaydı. hemen yanında da elinde içi boş bir bebek arabasıyla dişleri sapsarı bir kadın ciğerleri çürümüş hâlde resmedilmişti. paketten ucu ıslanmış bir sigara çekti. ıslak kısmı kopardı. sonra da mütemadiyen kan kırmızı ruj sürdüğü dudaklarının arasına sıkıştırıp kibriti çaktı. “Allah belanızı versin,” dedi içinden, “Sigara da içeceğim, çocuk da doğuracağım…” ıslak şalı yeniden başının üzerine örterken gözlerini yerden kaldırıp aşağı doğru uzayan trafiğe baktı. tam o sırada Harley Davidson marka bir motor tüm gürültüsüyle gelip karşı kaldırımın önünde yavaşladı, sokaktan içeri döndü ve diğer motorların yanında durdu. üzerinde siyah deri ceket, koyu mavi dar kesim bir kot ve paçalarını içine soktuğu o çizmeye çeyrek kala, bağcık aldatmacalı, siyah renk botlar olan gençten bir adam Harley’in ayağını indirdi, anahtarı kontaktan çıkarıp yandaki kilitli çantaya taktı. çantanın yay mekanizmalı kapağı kilitten kurtulup açıldı. Derin gözünü kırpmadan adamın hareketlerini izliyordu. tıpkı son bir saattir yağmurla savaşan kendisi gibi, iyice yükselen adrenalini de yorgun kaslarında biriken laktik asit ile mücadele ediyor ve belki bu dengesizlikten ötürü hafiften de başı dönüyordu. ama ne olduysa motordan inen adam başından kaskını çıkardığı sırada oldu. iki günlük sakalı elmacık kemiklerinin altında bir derinlik oluşturmuş ve yüzünü olduğundan kemikli göstermiş, yine bu derinliğin oluşturduğu sivrilik ise üç numara saçları sayesinde kaybolmuştu. normalde olsa o an ruh hâli hangisine yakınsa “Oha! Analar ne evlatlar doğuruyor!” yahut “Hiç adil değilmiş…” tepkilerinden birini seçip laf atardı. fakat o sırada içi ikisini de ezip geçen başka bir hisle dolmuştu. Mehmet çantayı kilitleyip, yavaş adımlarla, iyice ıslanarak, Derin’in hemen karşısındaki apartmana doğru yürürken genç kadın bu adamı nereden tanıdığını düşünüyordu.  birden yolun karşısındaki genç kadına baktı Mehmet. tam yüzünü çevirecekti ki tekrar baktı. Mehmet de Derin’i bir yerden hatırlamıştı. ancak emin olamadı. zihnini sadece güzelliğiyle meşgul edip apartmana yöneldi. oysa Derin emindi. tanıdığına yemin edebilirdi. ancak nereden tanışıyor olduklarını bir türlü hatırlayamıyordu. asla da hatırlayamayacaktı. o kasım akşamı, Ankara soğunun içinden, öyle sıcak bakmıştı ki Derin’in gözlerine, genç kadının üzerindeki yüzeyi donmuş toprağın altına bir tohum gömülmüştü sanki. çünkü Derin de Mehmet’in gözlerine yine o kasım akşamı, bir şey anlatmak, anlatacak neyi varsa anlatmak ister gibi, bilemediği her şeyin cevabını bulmuş gibi, Mehmet’in içini apaçık görmüş gibi bakmıştı. fakat hatırlamıyordu. o yüzden de neden böyle tanıdık hissettiğini anlamlandıramıyordu. fakat içinde sanki bir şeylerin filizlendiğini duyumsuyordu. 

olurdu bazen böyle şeyler. normaldi. hatırlanmayan zamanlardan ötürü, hatırlanmayan zamanlardan beri.

aklında Mehmet’i nereden tanıdığı sorusuyla, tıpkı Mehmet gibi ağır adımlarla yürüdü yolun geri kalanını. yüz metre ileriden sağa döndü. Amerikan Hastanesi’ne giden sokağı geçer geçmez sağdaki apartmanlardan birine girdi. soyundu. sıcak duşun altına girdi. kemikleri iyice ısınınca durulanıp çıktı. saçlarını çabucak kurutup üzerine bol bi kazak geçirdi. pencerenin hemen önündeki çalışma masasına oturdu. o küçük sarı, bir yanı yapışkanlı kağıtlardan birine “Oha! Hiç adil değilmiş…” yazdı.

Ekim, 2015. / Bodrum.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Hatırlanmayan Zamanlardan XI / Derin Şeyler



harflerin yokluğu giderilebilir. fakat sesin olmaması telâfi edilecek bir şey değildir.


Derin Keskin o kasım akşamı işten çıktığında, işten çıkıp da soğuk ve sisli bir Ankara bulvarında dalgın dalgın yürüdüğünde, yürürken yürürken önce kaldırım basamaklarını hemen sonra da karşıya geçmeyi beklerken yeşilin yandığını, kırmızının yandığını ve sonra tekrar yeşil yandığında karşıya geçtiğini, ilk yeşil yandığında karşıya geçen insanları, o insanların içindeki Mehmet’i, Mehmet’in yolun uzun bir bölümünde onu takip ettiğini ve yine bu ismi dedesinin ismiyle aynı olan Mehmet denecek adamın ilk yeşil yandığında Derin ile beraber karşıya geçmek için yola atlayışını, sonra da kızın öylece durduğunu fark edip caddenin iki yakasını birbirine bağlayan çizgilerin arasında bocalayıp ne yapacağını şaşırışını ama sonra hemen yürümeye devam edişini, yolun karşısındaki büfede çalışan ve o sırada çöp poşetlerini caddenin kenarında duran çöp arabasına taşıyan Hanife’nin Derin’in dalgınlığını farkedip “Kim bilir ne derdi var fakirin” diye samimiyet ve şefkatle iç geçirişini, yolun karşısına geçen Mehmet’in birkaç adım sonra geriye dönüp yeniden kırmızı ışıkta, bu sefer Derin’in tam karşısında ve onun dalgınlığından faydalanıp doya doya, yüzünü sevgiyle ve şefkâtle seyredişini, yeşil yanar yanmaz da askerî usül geriye dönüp onunla yan yana yürümeye başlamasını, böyle böyle -yani Mehmet’in kendisinden parfümünün kokusunu duyabilecek kadar solunda ve bir adım gerisinde olduğu hâlde- Kızılay’dan Ulus’a kadar yürüdüklerini farketmedi. bazen olur öyle. varacağımız yere ulaştığımızda yolculukla ilgili tek bir şey kalmaz aklımızda. bu insan zihninin doğasındandır, bir de yolculuğun doğasından.


tarih, anlatma çabası, anlaşılma çabası ve gösterme çabası ile başlar.


Derin’in günü de üç yıllık ilişkileri boyunca bir kez olsun kendisini anlamayan, anlamaya da çabalamayan sevgilisi Tuna’nın “Ne demek Her şey hızla bulut oluyor, ama burası hâlâ gökyüzü değil?” diye soran mesajıyla başlamıştı. önceki gece, yelken yırtan düşüncelerinin içinde yorulup, bu cümleyi yazıvermişti Twitter’a. Tuna da okumuş, Derin’in saatlerdir mesaj atmamasını uyku harcıyla kardığı bir duvar gibi etrafına örüp şimdi de yıkılan bu duvarın altında kaldığından kandırılmışlık duygusuyla kafasında türlü senaryolar kuruyor ve kendine acı çektiriyordu. işte sonra da hızını alamadı, ama gururuna da yediremediği için aşağılık duygusunu saklayarak, senaryolarının yanından bile geçemeyeceği bir kibarlıkla o mesajı yolladı. Derin mesajı okuduğunda gözlerini yeni açmıştı. parmağını telefonun ekranının üzerinde kaydırıp alarmı susturduğunda, Tuna’dan gelen mesajı gördü ve kendini inanılmaz bitkin hissetti. yorgun uyuyabilirsiniz, fakat yorgun uyanıyorsanız ayvayı yediniz demektir.

Derin Keskin son birkaç aydır, Tuna aklına her geldiğinde zihninin ona ayırdığı bölümünde korkunç bir ağrı hissediyordu. “Her şey hızla bulut oluyor” derken, sahiden de her şeyden bahsediyordu. fakat Tuna’nın her şeyi kendi algı çerçevesine sıkıştırmasına da alışmıştı. ama Allah biliyor ya aslında her şey çok güzel başlamıştı. ancak şimdi düşündüğünde sadece flört dönemindeki tatlılıklar geliyordu aklına. ilişkilerine dair güzel şeyler, her şey gibi bulut olmuştu. tüm gün hatırlamaya çalıştı. tutunacak güzel bir anı aradı zihninde. hatırladıkça nasıl da vaktini boşa harcadığını farketti, daha da soğudu, daha da yaslandı vermesi gereken karara. bir insanı dinlemenin, sesinin tonundaki değişime, seçtiği sözcüklere, sözcüklerin anlamlarına, jestlerine, mimiklerine dikkat etmenin, yani bir bütün olarak düşünce inşaasını anlamanın varoluşun bu yüzündeki en değerli şey olduğunu düşünürdü hep. çünkü insanlar aslında bas bas bağırıyorlardı, kendilerini yırtıyorlardı anlaşılmak için. kimisi içinden, kimisi dışından…


anlamların aktığı nehirde yıkanabilmek için öncelikle soyunmanız gerekir.


Derin’in zihninin karanlığı ile havanın renginin birbirine karıştığı ve gölgelerin kaybolmaya başladığı saatlerde -Derin’in hâlâ farkında olmadığı hâlde- birlikte bulvar istikametinde yürümeye devam ediyorlardı. İstiklâl ve Adnan Saygun caddelerinin birleştiği kavşağı hızlıca adımladılar. sonra Ulus Çarşısı’nın içinden geçip Derin’in Alsancak Sokak’taki evine gittiler. yalnızca Derin içeri girdi. Mehmet’in saatlerdir Jil Sander Sun kokusunun gölgesinde bir adım gerisinden yürüdüğünü hâlâ farketmemişti.  

Derin sakin ve acelesiz adımlarla dördüncü kata çıktı. anahtarını dokuz numaralı kapının kilidine sokup üç kere çevirdi. çelik kapı şangırtıyla açıldı. pardesüsünü çıkarıp askıya astı, eldivenlerini çıkarıp ayakkabılığın üzerine bıraktı. ellerinin beyazlığına baktı önce, sonra kafasını kaldırıp boy aynasında yüzünün beyazlığına baktı bir de. kendisini ilk kez görüyor gibiydi. siyah, küt saçlarını sol elinin ilk iki parmağıyla okşadı. omuzlarındaki boşlukta, upuzun saçlarından bir tutam ayırdığı ince örgüyü gördü. gülümsedi. topuklu ayakkabılarının üzerinden yere indi. banyoya yürüdü. ilkin ince hırkasını çıkardı, sonra da ipek gömleğini eteğinin içinden… düğmelerini açtı. gömleği çıkarıp yere bıraktı. son olarak eteğinin fermuarını açtı ve kaygısızca yere düşmesine izin verdi. küvetin giderini tıpayla kapattı ve musluğu sıcak su tarafına çevirdi. su şangırtı ve buharla seramik zemine akarken gidip klozete oturdu. sırayla bacaklarını birbirinin üstüne atıp ince siyah çoraplarını çıkardı. gri, ipek iç çamaşırlarıyla kalmış hâline baktı aynada. banyo su sesiyle yankılanıyordu. çamaşır dolabına zulaladığı Parliament Night Blue paketinden bir sigara çekip yaktı. bir nefes alıp dudaklarının kenarına sıkıştırdı sigarayı. saçlarını topladı. önce sol profilden baktı kendine, sonra da sağ. sigaradan bir nefes daha çekti. aynaya üfledi. “Derin’ciğim selam canım! N’aber görüşmeyeli? İyisin iyi. Ortalığın amına koyucaz kızım!” dedi. incecik gülümsedi. aynadaki kız gülümsemesini ilk kez görüyormuş gibiydi.


Derin’in dairesinin bulunduğu Ayazoğlu Apartmanı’nın karşısındaki altmış yıllık çınar ağacının altında, hayatında ilk kez gördüğü Derin’in hafızasına bıraktığı kokuyla bir süre bekledi Mehmet. Derin apartmana girdikten bir süre sonra soldaki dairelerden birinin ışığı yandı. dördüncü kat. apartman kapısına gidip zillerde yazan isimlere baktı tek tek. dokuz numarada Derin Keskin yazıyordu, on numarada ise Melis Doğrulmaz. kapıdaki buğuyu silip içeri baktı. soldaki dairede bir yazıyordu. “Derin…” diye mırıldandı. gözlerini kaldırıp zayıfça bir ışığın dışarı sızdığı daireye baktı yeniden. rüzgârın perdeye vuruşu gibi bir ses duyuldu. akşamüzeri Güvenpark’ta görmüştü genç kadını. öylece Mehmet’e bakıyordu. gözlerini hiç ayırmadan, bir şey söylemek ister gibi bakıyordu. anlatacak neyi varsa anlatmak ister gibi bakıyordu. bilmediği her şeyin cevabını bulmuş gibi bakıyordu. Mehmet’i çoktan beri tanıyormuş gibi bakıyordu. ve baktığı yerde olandan fazlasını görüyormuş gibi, yahut hiçbir şey görmüyormuş gibi bakıyordu. en derinine bakıyordu Mehmet’in. o bakışlar aklına gelince kendini çırılçıplak hissetti Mehmet, tıpkı o ilk andaki gibi. bir günü daha olsun isterdi Ankara’da. ama yoktu. neyse ki kader, ta en başından beri, başka bir yola doğru ilerliyordu. birkaç mevsim sonra, Derin, bir Nişantaşı ikindisi Vali Konağı Caddesi’nden Amerikan Hastanesi’ne doğru yürürken karşı apartmanlardan birine giren Mehmet’i görecek. hemen tanıyacaktı. tanıdığına yemin edecekti. ama asla hatırlayamayacaktı nereden tanıdığını. neden bu kadar tanıdık hissettiğini anlayamayacaktı. çünkü anlamak için sahiden de önce soyunmak gerekti. gri, ipek çamaşırlar Derin’in teninden akıp yere düştü. bir cam bilye, başka bir bilyeye vurmuş gibi bir ses duyuldu.

ağustos, 2015. / Bodrum.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Hatırlanmayan Zamanlardan X / Banyo

ince bilekler
kalın dudaklar
kemiklerinden öpülecek bir omuzda
alelade duran bir hırkanın
öpüşlerin birinden sıyrılıp
düşüşü
ama önce lavabo aynası
yüzüm
duştan çıkan sevgili
yanağımda parmakları
gidecek mi?
ince bilekler
kalın dudaklar..
sonra..
sonra paldır küldür yıkılışı Sevişen'in.

9 Ekim 2014 Perşembe

Hatırlanmayan Zamanlardan IX / Su

Onu ilk kez tanıdığımdan çok uzun zaman sonra bile bir kez olsun hayalimdeki adam olduğunu düşünmedim. Aslına bakarsan hayalimdeki adam diye de bir şey yoktu. Doğru düzgün bir adam tanımadığımdanmış herhalde. İlk başlarda her hareketi yapmacık geliyordu. Yok yere mükemmel olmaya çalıştığını, kendini kastığını sanıyordum. İlk günden son günümüze kadar neredeyse hiçbir buluşmamıza gecikmedi. Olduysa bile bir iki dakika… Onlarda da beni gülümsetecek bir bahanesi vardı hep. Bugün papatya mı yoksa gül mü alsa elbiseme yakışırdı acaba, karar verememişti. Hem saçmaladığını düşünüyor hem de gülüyordum. Bu kadar planlı yaşamasına da uyuz oluyordum. Ona sorsan yaşadığı, spontane hayat tarzının kralıydı; “Allah’a şükür bütün işlerim rast gidiyor o kadar”dı. Fazla romantikti. Bakınca rahatsız etmiyordu aslında, yapmacık da değildi. Zaten romantizmi hayatına iyice yedirmişti, o sıralar olduğu haliyle doğmuştu sanki.

İlk sevgili olduğumuz gün. Vapurdaydık. Haldun Taner’den dönüyorduk. Flört döneminde çok dolu yaşadık. Haftada iki ya da üç günü birlikte geçiriyorduk. Benimle ilgilenmesi hoşuma gittiği için değil sadece, birlikte çok eğleniyorduk, çok gülüyorduk. Saatlerce her şeyden konuşup hiç sıkılmıyorduk. Beni pür dikkat dinlerdi. Hiçbir dediğimi unutmaz, sonra başka zaman, başka konularda, satır aralarında falan söylediklerime atıfta bulunurdu. Karşısındakini etkilemeyi iyi becerirdi yani. Neyse işte o gün, her zamanki gibi tiyatrodan çıkmış, bir Moda turu atmıştık. Hemen her seferinde benim eski evimin olduğu sokaktan geçer, Kemal’in Yeri’nde birer çay içer, son Beşiktaş vapuruyla da geri dönerdik. O gün hafif rüzgar vardı Boğaz’da. Yine de benim dışarıda oturma isteğimi kırmamıştı. En baş taraftaki sıraya oturduk. Bizden başka bir çift daha vardı üst güvertede. Küpeşteye doğru yürüdü. Sonra bana dönüp, “ne bu Kadıköy-Beşiktaş vapurunun güvertesinde salınan nazlı rüzgarın, ne de martıların, bizi el ele görmeden içi rahat etmeyecek bu sokakların” dedi ve elini uzattı. Böyle romantik hikâyelerle dalga geçtiğim yılların ardından bu duruma düşmek komik gelmişti. Güldüm. Kahkaha attım. Sonra, o an benim için de bir şeylerin değişiyor olduğunun içime düşürdüğü esintiyle kalkıp yanına yürüdüm, elini tuttum. Beni kendine doğru çekti, sarıldık. O sırada bizi izleyen çiftten bir alkış koptu. Mutlulukla kıkırdayıp kulağına, hangi kitaptan bu sözler, diye fısıldadım. Yine kulağıma, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ından, diye cevapladı. Yusuf Atılgan, ben okuldayken bir dönem proje ödevim olmuştu. Aylak Adam’ın her satırını biliyordum. Böyle bir şey geçmiyordu kitapta. Anlatabiliyor muyum Mehmet’in nasıl bir adam olduğunu?

Sonra sevgili olduk. Zamanla farkında olmadan değiştim. Dürüst davranmam gerekirse kendimi buldum. Sadece insanlarla değil, hayatla da arama ördüğüm duvarları yıkmama yardım etti. Kendimi tanımamı sağladı. Yıktığımız duvarların yerine yollar yaptık birlikte. Hep bir yolunu bulurdu, bana da öğretti. Küçük şeylerden bahsederdi sık sık. Olayların arasındaki incelikleri öyle iyi çözümlerdi ki bazen ikiyüz yaşında falan olduğunu düşünürdüm. O da değişti biraz. Baştaki uyumluluğunu seyreltti. İtiraz etmeye, uyuz etmeye, zaman zaman kavga çıkarmaya başladı. Eğer değişmesiydi böylesine aşık olmazdım herhalde. Çünkü insan rahatça sevebilmek için karşısındakinin de hata yaptığını görmek istiyor.

Sonra rüya gibi bir yıl geçirdik. Şimdi düşünüyorum da gerçekten bir anı dahi boş yaşamamışız. Her anımız ayrı bir hikaye. İlk kez birlikte olduğumuzdaki o heyecan, o güzellik, o saflık. İlk kez biriyle sevişiyormuşum gibi hissetmiştim. Sonra yan yana uzanıp sırtımı onun göğsüne dayadığımda kulağıma uzanıp bir şiir okumuştu: “kuşlar ile bulutlar / ve kırmızı bir uçurtma / nasıl yakıştıysa gökyüzüne / sesim de sesine, / sessizliğim sessizliğine / öyle yakıştı.” Yıllarca yaptığım her şeyi hep sorguladım. Hiçbir zaman doğru bir şey yaptığımdan emin olamadım. Hep o rahatsızlıkla yaşadım. Ama o gün ilk defa bütün tereddütlerimden arınmış, huzurla uykuya daldım.

Bir sabah geldiğinde çok kötü durumdaydı. Sağanak yağmur vardı o gece. Islanmayan tek bir yeri kalmamıştı. Anahtarın kilitte döndüğünü duyduğumda yataktan fırladım, henüz uyumamıştım. Mehmet’i kapıda gördüğümde neredeyse bayılacak haldeydi. Çok zor nefes alıp veriyordu. Onu öyle görünce donup kalmışım. “Çok ıslandım” dedi, soluk alıp verişlerinin arasından. O konuşunca kendime geldim. Koluna girdim birlikte yatak odasına geçtik. Gömleğini çıkardım önce, sonra pantolonunu. Bir an tereddüt ettim ama sonra kalan ne varsa soydum. Bir havlu getirip saçlarını kuruladım. Yatağa uzandı. İçeri gidip duşu hazırlamak için kalkacak oldum, bileğimden yakaladı. “Gitme” dedi. Yanına uzandım. Başını göğüslerimin üzerine koydu. Korkuyordum. Ne olduğunu merak ediyordum ama korkuyordum. Onu ilk kez bu halde görüyordum ve alışık olduğum durum onun bu hale düşmeyecek bir adam oluşuydu.

Nefesini düzene sokması neredeyse bir saat sürdü. Sonunda göğsümün üzerinde çarpan ikinci kalp, saat ritmini bulduğunda uyuyakaldığını düşünüp biraz rahatladım. Yine de neler olup bittiğini düşünmeden edemedim. Bir yarım saat boyunca karşıda duran boy aynasından yansımamızı seyrettim. Bunu nasıl atlatacağız diye düşünüyordum. “Göğüslerinin arasında arapyaseminleriyle dolu bir vadi var” dedi. Sanırım bir yolunu bulmuştu.

Bir hafta sonra ailemle tanıştı. Öylesine rahattı ki, sanki uzaktaki oğulları gelmiş gibiydi. Tek kusuru en olmadık zamanda gitmesi oldu. Bir hafta sonraydı, o gün babam onu balığa gitmek için bekliyordu. Akşam yemeğini bizde yiyecektik. Fakat gelmedi.


İşte Mehmet ılık bir karayel gibi hayatımdan gittiğinden beri, yine bir yolunu bulup geri dönmesini bekliyorum. Beni buna alıştırmasının bir sebebi vardı muhakkak, olmasa yapmazdı.

23 Eylül 2014 Salı

Hatırlanmayan Zamanlardan VIII / Gidebilmek, git diyebilmek.

Ona son kez sarıldığım, benimkiler ölçülüp biçilip de onunkiler yaratılmışçasına birbirine eş dudaklarımızın son kez buluştuğu ve aynı zamanda onu son kez gördüğüm günden tam üç yıl sonra aynı yerde yeniden karşılaştık. Teşrin sonuydu. Sabaha karşı yağmur yağmıştı. Az ilerideki su birikintisinin üzerinden atladı. Kafasını kaldırıp önüne baktığında beni gördü. Daha sokağın başından onu görmüş, yürüyüşünden tanımış, henüz fark edilmemişken geriye dönüp kaçmakla bir yarayı kanatma tutkusu arasında sıkışıp kalmış, öylece durup ona bakıyordum. Bana doğru yürümeye devam etti. Bir metre kadar uzağımda durur sonra da öylece konuşmadan durmaya devam ederiz, sonra ne yaparım, belki ne yapacağımı bilemediğimi anlamasını beklerim, diye düşünüyordum.

Bana doğru yaklaşıyordu. O yanıma gelene kadar; onbiray çiçeklerinin yaprakları arasında biriken yağmur, mor ve beyaz  damlalar halinde yere düştü. Begonvilin o tanıdık ıslak kokusuyla doldu ortalık. Sonra ben gittim. On iki tane mektup yazdım. Günlerce cevap bekledim. Cevaplar gecikince kendimi avuttum. Cevap gelmediğinde kırıldım. Bir daha hiç cevap gelmeyeceğini kabullenmeye çalıştım. Sonra bir gün bir mektup geldi. Bir daha cevap yazmayacağını belirtmişti o mektubunda. Bunu söylediği iyi olmuştu. Çünkü insan umut edecek bir şeyi illâ ki buluyor. İlk gittiğim günden yüzsekseniki gün sonra geri döndüm. Döndüğümü haber vermedim. Yaşamaya devam etmeye çalıştım. Başardım da... Çünkü insan yaşamak için de bir sebep illâ ki buluyor. Onyedi ülke dolaştım. Gittiğim her yerin şarabından içtim, balığından yedim. Çok güzel kadınları öptüm. Otobüs yahut vapur yolculuklarında bakışmaya dayalı ilişkiler yaşadım. Böyle mütevazı toplu taşıma sevdalarıyla mutlu olmaya çalıştım. Dünya iyisi insanlar tanıdım, sıra dışı hatıralar paylaştım. İki kere ölümden döndüm. İnsanın ölüm zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman öleceğini öğrendim. Otuz küsur öykü yazdım. On küsur tane de şiir... Bir köpek geçti yanımızdan. Bir karga gelip duvarın üzerine kondu. Mevsimi olduğu üzere sokağın başında lodosla oynaşıyordu yapraklar. Bir kedi sıçradığı gibi arapyaseminlerine tutunup çardağa tırmandı, yapraklarda biriken bütün su şangırtıyla yere döküldü. Etrafa arapyaseminlerinin o hafif, huzurlu kokusu yayıldı.

Yürüdü, yürüdü, hiç duraksamadan, son seferden yaklaşık bindoksanbeş gün onsekiz saat sonra gelip boynuma sarıldı. Başını göğsüme yasladı. İyon dalgaları halinde beline inen saçlarına dokundum. O ana kadar her şey üç yıl önceki gibiydi. Fakat teninin kokusunu duyduğum an arada geçen zamanın ayırdına vardım. Eskiden burnumu dayama isteğiyle dolduğum boynunun kokusu artık farklıydı. Zamanında, ona ilk kez dokunduğumda ruhumu tutup silkeleyen koku, bir genç kız kokusuydu. O anda yadırgadığım koku ise, genç kızlık hatıralarını anımsatmakla birlikte dönüşümünü tamamlamış bir kadına aitti. Neydi bu kokuyu dönüştüren? Belki ben, belki başkaları... İnsan biraz da hikâyesi gibi kokuyordu...

Nasılsın, diye fısıldadı. Elimin saçlarında olduğunu hissettirdim. Sonra gevşettim kollarımı. Bir şey sormadım. O da daha fazla zorlamadı. Gözlerini kaldırıp gitmeyi öğrettiği adamın yüzüne baktı. O gittikten sonra ben de sahip olduğumuz her şeyi bırakıp gitmek zorunda kalmıştım. Zamanla her yerden, her şeyden bir süre sonra ayak diremeden gitmeye başladım. Öyle güzel öğrendim ki gitmeyi, ondan sonra hiçbir şey, ne mektup pulları, ne kıvırcık esmer kadınlar, ne baharat kokuları varlıklarına alıştıktan çok sonra bile asla sıradanlaşmadı.

Başımı belli belirsiz sallayıp, gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. Bazı duygular dünyanın her yerinde, her dilinde aynı anlama gelir. Bana gitmeyi öğreten kadın, git demeyi de öğrenmiş olmamdan şaşkın, o bildiğim acele, düzgün ve beyaz adımlarıyla uzaklaştı.

26 Ocak 2014 Pazar

hatırlanmayan zamanlardan VII / bordo

her sabah sokağın köşesinden önce soluğu dönüyor. en son da saçları... 

---

sanırsın seke seke bir kuş yürüyordu yanımda. ben o günden beri her yere kanat çiziyorum.

---

sonra sen geliyorsun
güzel olan nen varsa
taze bir bal gibi aralıksız
gözlerinden damlıyor
bu yürek bu bedene nasıl sığıyor diyorum.

---

senin burada olmadığın zamanlar fotoğraflarına bakıyorum, yazdıklarını okuyorum. yazdığın elmacık kemiklerinin benim olma ihtimaline seviniyorum. başka bir yerde sarı sakallardan bahsetmişsen kırılıveriyorum.

geçen sizin dükkanın önünden geçtim. Allahım! nasıl da benziyorsun annene. gözlerine bakarken sana bakıyorum hissine kapıldım. olmadığını farkettiğimde dizlerim çözüldü.

senin ardında bıraktıklarınla idare ediyorum aylardır. hele bir ses kaydın olsaymış, bir video kaydın hatta.. mesela her zamanki gibi gülmeyi abartırken bir görüntün, kameraya el sallarken, dönüp omzunun üzerinden göz kırparken. ilk gelişinde yapalım bunu.

---

önce kıpır kıpır, çıplak omuzlarına dokunuyorum. sonra yüzümü avuçlarına alıyor, bordoya bulanan gülüşüme kan kırmızı eşlik ediyor. bir şeyler kımıl kımıl; gözlerimin içinde ve dudaklarının kenarında.

---

sessizlik çok eski zamanlarda yaşadı. ve acılar içinde öldü.. artık onu camında vintage yazan dükkanların vitrinlerinde dâhi bulamıyoruz.

---

insan duyduklarını bildikleriyle tartıyor. bilmediği şeyleri duysa bile..

---

şimdi birinin kalbine dokunmak isteseniz, yerinde bulamayabilirsiniz.

---

birçok güzel şey biterken de yaptığım gibi yazın bittiğini de bir türlü kabul edemiyordum. havalar iyice soğumuştu. iki tane pikeyi üst üste örtmüştüm ve iki tane pikeyle yatak arasında kıvrılıp büzüşmüş, tir tir titriyordum. çıplak yattığımdan değil yani. yüklükteki battaniyeyi çıkarmaya üşendiğimden de değil. esasında sorun, başka bir şehirde üniversite okuyan kardeşimin boş yatağının üzerindeki pikeyi ve yastığı almanın daha kolay gelmesiydi. dediğim gibi üşenmek değildi, daha kolay bir opsiyon olmasıydı sorun. iki pike beni ısıtmaya yetmeyebilirdi. aklıma gelmedi değil. fakat yetebilirdi de. bunu deneyimlemekten başka çarem yoktu. 

bence öğrenmenin en iyi yolu deneyimlemektir. babam bu huyuma uyuz oluyor. "ulan her şeyi deneyerek öğrenmeye kalkarsan ayvayı yersin, ben sana söyleyeyim -ben sana söyliyim (tam olarak böyle diyor) lafı meşhurdur, ortalama altı cümleden ikisinde kullanıyor- sen ne olduğunu anlamadan ömür de bitiverir. güzelce yaşayacak başka hayat da yok" demişti bir sefer.

"nereden biliyorsun?" demiştim.

"neyi?!"

"başka bir hayat olmadığını."

"Fesuphanallah! seninle konuşulmaz zaten" deyip gitmişti. böyle sürekli soru sorarak cevap veren insanlardan çok rahatsız olurum. ağzını burnunu kırasım gelir. babam, sorulardan ziyade umursamaz tavrıma sinirlenmişti o gün. o yüzden de ağzımı burnumu dağıtmadı herhalde. nihayetinde o da biraz oğlunun babasıdır.

nihayetinde iki pikeyle ve çıplak yatarsam üşüyeceğimi de öğrenmiştim işte. kendimi yataktan çıkmaya ikna etmeye çalışırken, yatağın içinde benimle birlikte bir şey daha titredi: telefonum. mesaj: "Hadi oglucum kahvalti hazirladim gel .s .) -Alındı: 04.10.2013 08.17 Gönderen: babane" 

babaannem varolduğuna inanılması güç bir kadındır. çok yönlü bir insandır ve bunu onunla olduğunuz her an hissedersiniz. geleneklere çok bağlıdır ama aynı zamanda sabahın köründe torununa garip karakterlerle süslediği bir kahvaltı mesajı atacak kadar da cep telefonuna hakimdir. liseyi bitirmeyişimi takmayan hatta beni okumamak konusunda yüreklendiren tek insan da o. bir keresinde "ben okumadım. deden de okumamıştı -kendisi okumadıydı diye telaffuz eder- herkes okuyacak diye bir şey yok. öbür türlü evlerimizi kim yapacak, ekmeğimizi kim yapacak. okumasan da ziyan yok. it uğursuz olma. bir meslek edin. benim hakkım sana helal" demişti. babaannem kendisini dünyanın merkezi sanar. fakat bu insanı pek rahatsız etmez. çünkü makul bir kadındır. benim için önemli olanın ondan helallik almak olduğunu sanması da bir nebze tatlı geliyor düşününce.

5 Ekim 2013 Cumartesi

Hatırlanmayan Zamanlardan VI / Mirza'nın Öyküsü.

Sonucu belli bir oyuna para koyuyorlar. Fakat çok azı kazanacak olana oynuyor. Biliyorlar ama yine de kaybedecek olanlardan birine yatırıyorlar paralarını. Mesela şu orta bölümde, soldan üçüncü masadaki adam, bordo örtülü masadaki, lacivert gömlekli adam: Mirza.

Mirza Yavuz Acemoğlu doğalı yaklaşık olarak kırk iki yıl oldu. Tam tarih, doğduğu gün babası Yavuz Acemoğlu'nun vefat etmesi ve ailesinin ölümün yasını içlerine sindirerek tutmak için, Mirza'nın doğumunu duygusal olarak kabullenmeyi kırk gün ertelemesinden dolayı bilinmiyor. Bu süre zarfında kırk günü sayma görevini verdikleri ilkokul ikinci sınıfa giden Mahmut'un ancak yirmiye kadar saymayı bildiği farkedilmemiştir. Mahmut kırk gün sayacağı söylendiğinde, ikinci sınıfa gittiği hâlde sadece yirmiye kadar saymayı bildiğinden utanmış ve bu durumu saklamıştır. Mahmut, ne yazık ki ilk yirmi bittikten sonra baştan yirmiye kadar ikinci kez sayması durumunda kırk günü tamamlayacağını da o gün şartlarında akıl edememiştir.

Yeryüzündeki istikrarsız ilk günlerinin aksine Mirza'nın geri kalan hayatı muvafakiyetler dizisi halinde geçti. İlkmektep, lise ve üniversite yıllarında şahsına münhasır duruşuyla hep okulun en merak uyandırıcı ve en çok arkadaş olunmak istenen öğrencisi oldu. Üniversiteyi bitirdikten sonra eğitim hayatına Londra'da devam etti. Okul bittikten sonra da iş yaşamını İstanbul-Londra arasına kurdu. Bu seyahatlerin birinde kaldığı otelde sonradan eşi olacak olan Nataliya Zeynep Kırımlı ile tanıştı. Zeynep Hanım, Fransa'da doğmuş ve büyümüş aslen kökleri Osmanlı'ya dayanan bir ailenin kızıydı. Türkiye'deki akrabalarını ziyaret etmek için İstanbul'da aktarma yaptığı sırada valizinin yanlış uçağa aktarılması ve hava yolu şirketi sorumlularının "Valiziniz İtalya'ya gidip gelecek. Siz bu sırada burada bir otelde kalın, masraflarınızı biz üstleneceğiz" demesi üzerine şehir merkezinde bir otele yerleşmişti. O gün annesiyle birlikte otelin havuzuna indiklerinde, tesadüfen o otelde kalan Mirza'yı gördü. Hatta annesiyle aralarında Mirza'nın etkileyici duruşu ve tavırlarıyla ilgili bile konuşmuşlardı. Yine de Zeynep, her havuza girişinde Mirza'nın peşinden atlamasına şaşırmış ve biraz korkmuş, bozuk Türkçe'siyle: "Siz neden beni takip ediyorsunuz? Uzak durun benden" gibi bir şeyler söylemiştir. Lâkin sözlerin orjinali o sırada bu sözleri duyan Mirza tarafından da tam olarak anlaşılmadığından geleceğe aktarılamamıştır. Mirza kibar bir şekilde, zaten önceden kendisinden etkilenmiş olan Nataliya Zeynep Kırımlı'yı, Boğaz'da yemeğe davet etmiş ve sonra düzenli olarak görüşmeye başlamışlardır. Zeynep Hanım Fransa'da yaşadığı için Mirza şirketin bağlantılarına Londra'nın yanında Marsilya'yı da eklemiş ve bu hamle başarılı olarak şirketin hızla büyümesini sağlamıştır.

Mirza Yavuz ve Zeynep Nataliya Acemoğlu çiftinin üç çocukları bulunmaktadır; evliliklerinin ikinci yılında dünyaya gelen Peri, dördüncü yıllarında doğan Nedim Yavuz ve Peri'den dokuz yaş küçük Revnak. Çocukların her biri yüksek tahsil görmüş insanlardır. Ayrıca her birinin sanata ve spora özel ilgisi vardır. Nedim iki yıl önceki Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda mücadele eden Fransa Milli Basketbol Takımı kadrosunda yer almış ve takımıyla birlikte gümüş madalya kazanmıştır. Peri ise İngiltere Kraliyet Orkestrası sınavlarının tümünü tamamlamıştır ve gelecek yaz iki ay boyunca Kraliyet Orkestrası virtüözleriyle birlikte çalışacaktır. Revnak ise hiç sevmese de bale yapmaktadır. Şu an için gelecek vaadeden balerin statüsündedir.

Mirza Yavuz uzundur içinde olan, artık tanıdık denilebilecek bir sıkıntıyla evden çıkıp arabasına bindi. Şoförünü almadan çıktığına göre, gece metresi Nazan'da kalacak. Nazan Yıldırım cemiyet hayatının tanınmış isimlerinden Mahmut-Halide Yıldırım çiftinin üç kızından ortancasıdır. Ne ablası kadar soylu bir hanımefendi olabilmiştir ne de kardeşi kadar girişken ve özgür ruhludur. İki ağır karakterin arasında kalmış, hazıra düşkün, aşırı hassas ve soyunun mirası olarak güzel bir Rum kadınıdır. Mirza ile Nazan geçtiğimiz yılın Nisan ayından beri düzenli olarak görüşüyorlar.

Mirza, Perşembe akşamları adeti olduğu üzere evden çıkıp Anadolu Kavağı tarafındaki bu meyhaneye geldi. Burada tek başına oturduğu masasında önce iki duble, sade buzlu rakısını içti. Ardından da arka taraftaki bu oyun salonuna geçti. Yaklaşık yirmi beş dakikadır burada. On iki el oyun oynadı. On ikisini de kaybetti. Adeti olduğu üzere üç oyun daha kaybedip metresi Nazan'ın evine gidecek. Son üç yıldır her Perşembe akşamı gelip, on beş oyun kaybettikten sonra geldiğinde selamlaşmadığı kimselerle giderken de vedalaşmadan sessizce, çıktığında orada hiç bulunmamış gibi hissedecek şekilde yani racona harfiyen riayet ederek buradan ayrılıyor. Oyun basit. Kaybedilmek için oynanıyor. Buraya gelen hemen herkes kaybetmek için geliyor. Bu bir hastalık. Fakat Mirza ve diğerleri bu zehiri başka bir marazı tedavi etmek için içiyorlar. Neredeyse sekiz aydır Mirza, oyunun uzatmalarını metresi Nazan'ın evinde oynuyor. Aralarındaki münasebet de yine kaybetmek üzerine kurulu. Nazan için fark etmiyor. Çünkü onun hayatı zaten bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.

Hatırlanmayan Zamanlardan V / Ananemin Atasözleri

"Hicaaaaappp! Hicaaaaapp!! Hicap gııızzzzz!!!"
...

"Hicaaaaaappp!"

"Anane n'oldu ne diye bağrıtturusun gı?"

"Nerde o anan olucak kadın? Boğazlarım ağrıdı bağırcem deye."

"Bağırma o zaman anane. Yukarda gibi o, duymetturudur."

"Bicaaz galın tuz getircem dedi gitti, sabah beri beklerim. Mundar oldu hep domatesler. Anaaaa... Kendime mi yapıyom ben bu domatları. Kış oldu mu gelir ister ama, ana sende şişe domates var mı diye. O zaman böyle yapcam ben de: nah!"

"Öyle deme gı, işi mafediyo onu da. Eve bakmaya çıktılardı şindi. Çok yoruluyo, unu'muştur."

"İşini de siktirtmesin bana evini de. Eridi gitti hep domatesler. İyi değil oğlum senin anan. Sevmiyom artık."

"A-a! Sen doğurmadın mı o gızı gı?"

"Oğlanı gızı ben doğurdum da, kalplerini de mi ben doğurdum!"

21 Eylül 2013 Cumartesi

Hatırlanmayan Zamanlardan IV / Sarılmak 1 TL

dün öğlen saatlerinde Ankara-Kızılay'da tuhaf bir olay yaşandı. meydanda, ellerinde ‘sarılmak 1 TL’ pankartı olan iki kız yüzünden izdiham çıktı.

yetkililer olay yerinden elde ettikleri bulgular ışığında, “olum sarılalım mı la, yok olum ayıp la, la ne ayıbı kendileri kocaman yazmışlar sarılalım diye hem para da vercez, yok ben yapamam sen git sarıl, olmaz anca beraber kanca beraber, o zaman yürü eve gidelim, olmaz alt komşunun kızına arka bahçede sarılırken iyidi ama Allah'tan abisi duymadı dimi la, evet iyi ki, ama sarılmazsak duyabilir, satıcı puşt, sarılcan mı, iyi la iyi yürü” şeklindeki konuşmada arkadaşını tehdit eden ve olayların başlamasına neden olan lise öğrencisi B.E.’yi gözaltına aldılar. araştırmalara göre bu B.E.’nin ilk şantaj olayı değildi. yapılan araştırmalarda B.E’nin daha önce 2 şantaj, 3 alay ederek gaza getirme, 1 yürü aslanım şeklinde gaza getirme, 3 mehter marşıyla gaza getirme (bu bulgu Siyasi Şube kayıtlarında da sabit) suçlarından sabıkalı olduğu ortaya çıktı. polisler “sen ne biçim arkadaşsın ulan it” diyerek B.E.’yi nöbetçi mahkemeye sevk ettiler.

bunun yanında İstatistik Kurumu’ndan alınan verilere göre olay yerinde 26 bakıp da iç geçirme fakat yoluna devam etme, 12 ulan ülke ne hale geldi (bunların sayısı çoğunluğunun namus elden gidiyor kümesine dahil oldukları için bu kadar azdır, o grubun sayısı da tam olarak 131dir), 68 sarılmak da mı parayla, 17 ulan 1TL çok ucuzmuş; fakat yalnızca 2 tüh tüh yazık bu çocukların niye paraya ihtiyacı var acaba sözlü eylemi yaşanmıştır. olayın esas nedenini arayan ve genç kızlar için samimiyetle üzülen teyzeler bulunup, giriştikleri bu ahlak savaşında birinci geldikleri için mareşal ünvanı verilmiştir. ancak teyzeler bir kuyumcuya gidip altın rütbeyi satıp parasını kırışmaya kalkınca mareşallikleri geri alınmıştır.

esasında olay; pankartlı kızlardan birinin üniversiteyi İstanbul'da okuyan bir arkadaşının Ankara hakkında ileri geri konuşup, boğucutekdüzesıkıcıboşmemurşehri ifadeleriyle genç kızımızın canını sıkması (alınan ifadesinde, modumu düşürdü şeklinde bir ifade kullanmıştır) sonucu, kızımızın Ankara'ya heyecan katmak istemesi yüzünden çıkmıştır.

dosyanın incelemesi Ankara bilmemkaçıncı Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından sürdürülmektedir.


Oğuz Atay'a hasretle...

10 Eylül 2013 Salı

Hatırlanmayan zamanlardan III / En çok cam kesiği acıtıyor.

"Ayağıma diken battı."

"Ne alaka ya, ne dikeni? N'apıyon acaba sen, söyle n'apıyon gecenin bu saatinde?"

"Yatıyorum."

"Nerede?"

"Yatakta."

"Ne işi var yatakta dikenin! Eskiden mi batmıştı, onu mu ima ediyorsun? Yine mi kelime oyunu? Oyucam ama o gözlerini artık."

"Ha, evet. Geçen yaz batmıştı. Ondan önceki yaz da çivi batmıştı. Ama en çok cam kesiği acıtıyor. O da ondan iki yaz önceydi. Üniversiteyi kazandığım yaz. Her akşamüstü yaptığımız mahalle maçlarında, sırf Pelin'e yaranmak için küçük kuzenini kaleye aldığım yaz. Ve bir maç bile kazanamadığımız yaz. Çocuk tam bir kovaydı. Üniversite sınavları açıklandığında Pelin, Ankara'yı kazanmış ama bana İstanbul dedi. Sonra ortaya çıktı tabi. Neden böyle bir şey yaptığını sorduğumda da, "Seninle İstanbul hayalleri kurmak güzel oluyordu" dedi. "Ne yani Pelin, Ankara hayallerinin arasında bana yer yok mu?" Cevabı sanki daha önce düşünmüştü: "Gerçekçi olmamız lazım." "Pelin," dedim, "Gerçekçi olmak için çok küçüğüz." Cevap vermedi, sustu. Ben de dönüp gittim. Eve girerken, hırsımı babamın çürüdüğü için bahçeye çıkardığı cam kapaklı dolaptan çıkardım. Cam boydan boya ayağıma girdi. Yirmi yedi dikiş atıldı. (Sekiz. Yalan söylüyorum.) O yüzden en kötüsü cam kesiği. Hem de size boş hayaller kurdurtan bir dolabın kapağındaysa..."

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Hatırlanmayan Zamanlardan II / Her şeyin başı su.

Ürkütücü olan suyu tanımaman, suya güvenmemen. Halbuki izle! O hep en güzel yoldan gitmese, kimi zaman bir yerlerde biraz daha beklese, hatta yeniden yağmur olmak için, doğru yere dökülmek için buharlaşsa bile.. sonunda başka sulara kavuşacağı yoldan gidiyor.

---

Sesin bir başkasının gözleri oldu şimdi.

Sen, 'hadi sen de gel, yatak soğuk, üşürüm' derdin.

O, öyle der gibi bakıyor.

Ben.. :) ..geliyorum.

---

Şampuan bitmeye yüz tuttuğunda, ya dibindekini kapağın ağzına getirmek zor olduğu için yenisi alırsın ya da dibindekini de kullanabilesin diye içine biraz su koyarsın. İşte bazı ilişkiler de böyle..

Yersiz bir benzetme mi oldu? Bence neden su eklediğini konuşalım.

---

Hakikaten her şeyin başı su.. 

Ama günün sonunda, zaman uykusuzluğa yenik düşerken -ki çok tatlıdır uykusuz hâlleri- susulacakları susamıyorsan söylenecekleri söylemelisin.

Masal anlatabilirsin. Böylece o da uyandığında -ki yeni uyanmış hâlinden daha tatlı bir hâlini görmedim- masal gibi gülümseyebilir, masal gibi bir öpücük kondurabilir dudaklarına. Sonuçta mutluluk böyle bir şey.

Ya da

Kulağa fısıldanan bir iyi geceler öpücüğü de nur topu gibi bir günaydın öpücüğüne gebe kalabilir -onun mutlu günaydınlarından bahsetmiştim sanırım, bir daha anlatayım mı?

Belki ikisi de.. En nihayetinde masallar mutlu sonla bitmeli;

..sonra prens camdan tabutun kapağını aralamış ve Pamuk Prensesin iki dudağının arasına akla geldikçe büyüyen bir öpücük fısıldamış. Pamuk Prenses gözlerini açmış. Onun hayata döndüğünü gören Yedi Cüceler dans etmeye başlamışlar.

ve Yakışıklı Prens, Pamuk Prensesi kucağına alıp ata bindirmiş.

ve gecenin içine doğru yol almışlar..

ve sonsuza kadar mutlu yaşamışlar..

ve iyi uykular..