Marsilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marsilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2015 Pazartesi

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler VII

Hulusi Nihat Gencer
İzmir
Mehmet Atatürk Lisesi'ni kazandığında ben halihazırda iki yıldır okul müdürüydüm. İzmir'e dışarıdan çok öğrenci gelir. Fakat en az hangi şehirlerden talebe alırız diye sorarsanız İstanbul bir, Ankara ikidir. Orada da iyi liseler olduğu için aileler çocuklarını dışarıya göndermek istemezler. Fakat Ege ve Akdeniz bölgelerindeki hatta İç Anadolu'nun batısındaki başarılı öğrencilerin ilk tercihleri bizim okulumuzdu. Hâlâ da öyledir. İşte o yüzden biraz tuhafıma gitmişti Mehmet ile Hakan. İkisininde ailesi İstanbul'da yaşıyorlardı. Hakan'ın, yanlış hatırlamıyorsam, dayısı ve teyzesi buradalardı ama kalmadı onların yanında. O da Mehmet ile birlikte okul pansiyonunda kaldı ilk iki sene. Sonra Mehmet çıktı. Çok ısrar ettim kalması için. Çünkü ders dışı etütlerimizden çok iyi verim alıyorduk. Zaten hepsi seçilmiş öğrencilerdi. Hakan da Mehmet de çok başarılıydılar. Hakan ikincilikle bitirdi okulu. Belki Mehmet de pansiyonda, okulun pansiyonunda yani, kalmaya devam etseydi o da derece yapabilirdi.

Görevim sırasında özellikle yurtta kalan öğrencilerimle çok yakın ilişkiler içerisindeydim. Mehmet'i çok severdik. Çok sakin bir çocuktu. Öğretmenleri de çok memnunlardı. En belirgin özelliği motivasyondu mesela. Öğretmen taktiğidir; derse ilgi kaybolduğu zaman bir soruyla öğrenci uyandırılır. Bir dönem tarih derslerine girmiştim ben onların. Mehmet de çoğu zaman dersle ilgilenmiyormuş gibi görünürdü fakat ne zaman uyandırmaya kalkışsam hem soruya doğru cevap verir hem de anlattığım konu neyse onun başka bir tarihi olayla bağlantısını kurar yahut sorardı. İlk beş seneyi Fransa'da okumuş Mehmet. Orada aldığı temel çok iyiydi. Bir gün sormuştum buna, "Oğlum tarihe ilgin var, düşünür müsün tarih bölümünü?" diye. "Hocam" dedi, "Ben sadece tarihin neden ve sonuç ilişkisi içinde ilerlediğini hiç unutmuyorum." Gerçekten de temeli çok iyi oturtmuş bir öğrenciydi.


Asım-Irina Kırımlı
Marsilya
A.K: Soyadımız malum, Kırım göçmeniyiz. 1784'te Kırım elden çıkınca bir müddet dayanmışız ama yüzyıl sonunda İstanbul'a yerleşmişiz. Büyük dedem Devlet-i Aliye'nin Kırım Kadısı Hüseyin Efendi idi. Oğlu Halet Dedem de İstanbul'a göçümüzden sonra yeni yüzyıl başında Fransa Büyükelçiliği görevinde bulunmuş. Görevi bittikten sonra, ailenin bir kısmı Fransa'da kalmışlar. Ben 1953'te Nice'de doğdum. Irina ile yirmi dört yaşımdayken tanıştık.

I.K: Ben on yedi yaşındaydım o zaman. Ay yaşım belli olcak ama olsun varsın artık bu saatten sonra. (Asım Bey'e bakıyor sevgiyle. Asım Bey de eşine muhabbetle gülümsüyor. Sen hâlâ gönlümün sultanısın, benim için daha güzel kimse olmadı, olmayacak der gibi.) O dönemi biliyorsunuz zaten. Moskova'da büyüdüm ben. Savaştan sonra Fransa'ya taşındık, on dört yaşındaydım. Yeni bir ülkede, yeni bir yaşama alışmaya çalışıyordum. Monaco'ya geldik ilk olarak. Asım'la da orada tanıştık. Mirza, Asım'ın Londra'daki ortağıydı. İstanbul'daki işleri de o idare ediyordu. Sonradan da eniştesi oldu zaten. Ağabeyim Ivan Londra'da okudu. Mirza ile oradan tanışıyorlar. Bizim Fransa'ya yerleşmemize de o yardımcı oldu. Mirza'nın bizi ziyaret ettiği bir sefer de Asım onu görmeye geldi. (Biraz utanıyor Irina Hanım, yıllar sonra bile yüreği kıpır kıpır, sesi titriyor.) İlk kez gördüğümde anlamıştım benim kaderim olduğunu. Ailemiz hissiyatlı bir ailedir zaten. Büyükannem de olacakları  evvelden hisseden bir kadındı. Benim de kendisine benzediğimi söylerdi hep. Rahat uyusun. Yaşadığımız şeyler tahmin edilecek şeyler değildi tabi ama o sıkıntı, hissiyat hep bir şekilde kendini gösteriyordu.

A.K: Ivan'la iyi ahbap olduk. Sık sık görüşmeye başladık. Daha çok ben Monaco'ya gidip geliyordum. Tabi ki Irina'yı görmek için. Savaş sonrası Fransa'sında, biliyorsunuz, yatırım imkânı olan herkes aldı başını yürüdü. Biz de onlardan biriydik. Sonra tabi ortaklarımızla düşünce birliği oluşturamadık ve kader, onlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık. Irina ile çok güçlü bir bağımız vardı. İlk bakış, ilk gülüş bizi birbirimize yaklaştırdı. Fakat zorluklar birbirimize sımsıkı sarılmamızı sağladı. 81'de evlendik. Batı kıyısına, Marsilya'ya yerleştik. İki yıl sonra da 16 Eylül'de Mehmet doğdu. Çok güleryüzlü bir bebekti. Bir bebeğe göre neredeyse hiç ağlamazdı. Çok hareketliydi. Bütün gün koşturur sonra da bir kenarda uyuyakalırdı. Türkiye'ye gittiğimizde içine kapandı.  Marsilya bir liman şehri ve Afrikalı göçmenlerin en yoğun oldukları yer. Bugün sokağa çıktığınızda Fransız'dan çok Arap görürsünüz. Mehmet'in en yakın arkadaşları da Araplardı. O yüzden Fasih Arapça'yı ve Cezayir Arapçasını çok iyi konuşur. Zaten kuzenleri sayesinde de Rusçası çok iyiydi.

I.K: Dile çok yatkındır Mehmet. Bizim ailemiz de aslen Aşkabatlı. Büyükannem ailede Türkmence bilen son insandı. Mehmet de onu anlayan tek insan. Fransızca'yı da yine sokakta öğrendi, sonra da okulda. İngilizce'yi de yine ilkokulda ve lisede geliştirdi. İspanyolca'yı üniversitede öğrendi sanıyorum. Almanca'yı da Berlin'de master sırasında öğrenmiş. Daha ilkokuldayken Rus klasiklerini Rusça nüshalardan okudu, Fransızca eserleri yine anadilinde.

A.K: Fakat ilkin Dostoyevski'nin Rus dilinde berbat bir yazar olduğunu düşünmüş, Suç ve Ceza'nın Türkçe nüshasını okuduktan sonra hayran olmuş. Sorsanız bütün eserlerin Arapça baskılarını okumak ister.


Nurcihan Türker
İstanbul
Tam otuz altı yıl öğretmenlik yaptım binden fazla öğrenci okuttum ama Mehmet size başarı konusunda kati bir inanç ve güvenle söyleyebileceğim birkaç isimden biridir. Atatürk Lisesi'ndeyken edebiyat dersine girmiştim. Çok özel bir talebeydi. Liseye geldiğinde, iyi bir okuyucunun okuması gereken kitapların tamamını okumuştu. Özellikle bütün eserleri kendi dilinde okumuş olması ona çok farklı bir bakış açısı kazandırmıştı. Beni en çok şaşırtan öğrencilerimden biriydi. Edebiyata sanata kabiliyeti yüksekti. Zengin bir birikimi vardı. Avrupa'da yetişmiş ve farklı milletlerden insanlarla birlikte büyümüş olduğundan, kültürlerin ve anlayışların edebi eserlere sinen kokusuna alışıktı. Bunu rahatlıkla idrak edebiliyordu. Bunları dinlerken bahsettiğim kişinin henüz lise birinci sınıfta bir öğrenci olduğunu unutmayın.

14 Eylül 2015 Pazartesi

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler VI

Asım-Irina Kırımlı.
Marsilya.

A.K.: Ben o zamanlar Beşiktaş’ta küçük bir cafe işletiyordum. Fransa’dan dönmüşüz. Üçüncü senesi. İşler yavaş yavaş oturmaya başlamış. Irina çok yeteneklidir. Gözü de pektir. O teşvik etti zaten beni. Her gün sabah altıda giriyordu mutfağa, akşama kadar dünyanın en lezzetli pasta ve kurabiyelerini yapıyordu. Hem de şekil şekil; evler, kaleler, bisikletler, çocuk-büyük insanlar… Mehmet de yardım ediyordu okuldan sonraları ama o sene lise sınavlarına hazırlandığı için ne ben ne de annesi gelsin istemiyorduk. Gerçi Mehmet hep çok başarılı bir çocuk oldu. Hem Fransa’dayken hem de buraya gelince hep sınıfın en iyisiydi. Sağ olsun hep gururlandırdı bizi. Irina her veli toplantısına şevkle giderdi. Yetiştirdiği çocuğu, onu, beni övecekler ya… Neyse o sene gitti Mehmet. Çok büyük sürprizdi bizim için.

(Burada konuşmaya başladığından beri Asım Bey’i keyifle izleyen Irina Hanım yüzünü karartıyor, eşine hafif suçlar bir bakış atıp lafı devralıyor.)
I.K.: Bir gün dükkândayız. Akşam vakitleri… Bir müşteri geldi dükkâna. Kırklı yaşlarında, dik duruşlu, asil bir beyefendi. Asım ile uzunca sohbet ettiler. Adam öğretmen falan herhalde, ben öyle sanıyorum. Asım, Mehmet’ten bahsetti adama. Eğitiminden konuştular. Adam İzmirli’ymiş. O sıra oğlan geldi okuldan. Baya kaynaştılar. Kitaplardan konuştular. Mehmet’in zayıf noktasıdır, kitaptan söz edilince hemen çözülüverir dili. Asla çok konuşkan bir çocuk olmadı. Bazen televizyonda izlerken kameraların karşısındaki rahatlığına şaşırıyorum o yüzden. Şimdi Amerika’da, iki ay oluyor gideli.

(Gülüyor Asım Bey.)
A.K.: Abarttın, dün beş hafta oldu daha.

(Irina Hanım da Asım Bey’in neşesine eşlik ediyor.)
I.K.: Bana abartma diyene bakın. Kendisi gün gün sayıyor. Bu değişimine şaşırmamız da aslında, Mehmet’i liseyi kazandıktan sonra çok az gördük biz, ondan. Hı, onu anlatıyordum asıl. O adam aklına girdi oğlumun. Başta, İzmir’de okuyacağım, diyordu. Sonra vazgeçirdik. Tercih zamanı da hep İstanbul yazdı. En sonunda bir tane İzmir ekledi, Atatürk Lisesi, Fransızca bölümü. Gitti o tuttu. Kader… On dört yaşında küçücük bir çocuktu. Tam on beş yıl olmuş. Fransa’ya pek gelmiyor. İşte üç ay önce izne gelmişti, en son o.

(Asım Bey bir iç çekip, hüzünle gülümsüyor.)
A.K.: Hâlâ alışamıyor insan. Üniversiteyi İstanbul’da okumak konusunda ısrar etti. Biz o lise sondayken Marsilya’ya yerleşmiştik. Ben Fransa’da okumasından yanaydım ama olmadı.