anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2015 Cuma

Hatırlanmayan Zamanlardan XIII / Asil Nüsha

yakışır insana her şey; kimse bilmediği sürece.

Ayazoğlu Apartmanı’daki dairesinden bir sırt çantası ve bir valizle çıktı. şubattı, ikindi vaktiydi. sokağa adım attığında bunu tam olarak idrak edemedi. çünkü Ankara’da gün başlar, sanki tek bir saniyenin içindeymişçesine devam eder ve ansızın sona ererdi. yolun karşısına geçti. sırtında çantası, elinde valiz, mini eteğinin üzerine inen siyah paltosu, ayağında ince topuklu botları ve boynunda koyu yeşil bir kaşkol ile saçları ince ince örülü, yine siyah bir şal ile alelade örtülü, yüzünde gülümsemesi -kar yağarken hep gülümserdi- aklana paklana yürüdü. Ulus Çarşısı’nın içinden geçti, meydandan aşağı doğru indi. çamurlaşan ve kirlenen yaprakları pür-u pak eden o karın içinde, gülümsemeye devam ederek gara vardı. saat 18.29’du. Buz gibi havayı içine çektikten sonra “Ankara’yı terk etmek için güzel bir gün” dedi içinden. Ankara Garı’nın yüksek tavanının altında yankılandı topuklarının tıkırtısı. gişelerden geçip perona ilerledi. 19.00 treni rayların üzerinde  yerini almıştı. öyle aceleci, öyle sabırsız… adımlarının ritmini hiç bozmadan trene doğru yürüdü. adımını ilk basamağa attığında paltosu yukarıya sıyrıldı. birkaç bakış Derin’e doğru döndü. tam olarak Derin’e değil, tam olarak bacaklarına. gözlerin kendisine döndüğünü fark etti fakat umursamaz tavrını sürdürerek trene geçti. valizini kompartıman aralığına bıraktı. sırt çantasını yanına aldı. orta kompartımanlardan birinin arka yarısında, cam kenarındaki koltuklardan birine geçti. önce paltosunu çıkardı, hafifçe silkeleyip üst rafa yerleştirdi. siyah, kumaş mini eteği ve açık yaka trikosuyla kaldı. koyu yeşil kaşkolunu boynuna doladı, düzeltti. sonra yerine oturup botlarını çıkardı ayağından. siyah külotlu çorabının üzerine koyu yeşil polar çoraplarını geçirdi. çantasını çıkarıp paltosunun yanına yerleştirdi. ardından da yerine oturup, sağ bacağını sol bacağının üstüne attı. eteğini düzeltti. kollarını bağlayıp gözlerini kapadı.

iyiydi. bayadır hem de. yüklerinden kurtulalı beri yaşamaya olan ilgisi iyice artmıştı. Tuna da sonraki ay aniden evlenecekti zaten. Derin o sırada henüz bunu bilmiyordu. ama bilseydi de umursamazdı. vicdan azabından kurtulalı baya oluyordu. kaldı ki Tuna da zaten hiç keşke dememişti. sorun yoktu. arada geçen üç ayda aslında ne kadar yalnız olduğunu fark etti Derin, bir de aslında ne kadar özgür olduğunu. Tuna’dan önceki Derin’i hatırladı. Tuna’dan önceki Derin’i gördüğüne çok sevindi. onu nasıl da özlediğini hissetti. kendine sarıldı. hatırladı. tüm uyuşmuş duyuları yeniden keskinleşti. onların olan şeylerin arasından onun olanları ayırdı, kalanı attı. oh, dedi. ilk gençliğinin sokaklarını arşınladı. daha az uyuyup daha çok yaşamaya karar verdi. hiçbir şeyin insanı üretmek kadar mutlu etmediğini hatırladı. sinemaya gitmeyi severdi. telefonuna indirdiği uygulamalardan biriyle birkaç mini film çekti. sonra senaryolar yazmaya başladı. borca girip taksitle video kamera ve üçayak aldı. birkaç tane film çekmeye çalıştı. bir tanesini tamamladı. Youtube’da bir sayfa açtı kendisine. çektiği mini filmleri oraya yükledi. en az seyredileni dörtbindokyüzküsur kere seyredildi. sonra bir sabah, video kamerasının objektifinden hayata bakarken Ankara’nın rengine daha fazla tahammül edemeyeceğini fark etti. çalıştığı şirketin İstanbul ofisine geçişini talep etti. zaten şirket İstanbul bölgesini güçlendirmek istiyordu. Derin gibi tecrübeli ve yaratıcı bir mimar bu iş için biçilmiş kaftandı. hemen kabul edildi. tam olarak Derin’in İstanbul’a gitmek üzere gara adım attığı andan iki gün önceydi.

gözlerini açtığında İstanbul’daydı. tren o kadar hızlıydı ki bir şehir nasıl geride bırakılır tam olarak anlayamadı Derin. ama daha birkaç saat geçmeden çok önemli bir şeyi fark etmek durumunda kaldı; İstanbul, trenden daha hızlıydı. daha önce Ankara bürosunda birlikte çalıştığı, şimdi İstanbul bürosunda yeniden birlikte çalışacağı arkadaşlarından Bilge’nin yanında kaldı bir hafta kadar. sonra bir daire buldular. Kurtuluş’ta. Harbiye Caddesi’nden iki sokak içeride. Ermeni mahallesinde. iki oda bir salon, bir de salon kadar bir antre. yeni evini çok sevdi Derin, yeni hayatını da… geldiği günün akşamında Asmalımescit’e kutlamaya gittiler arkadaşlarıyla. ertesi gün ‘seni ne kadar özledik bilemezsin’ partisi ayarlayıp için eğlenmeye çıktılar. hafta sonu da ‘hoş geldin partisi’ yapıldı Derin’in yeni evinde. yeni arkadaşları oldu. yeni hayatına çabucak alıştı Derin Keskin.

Pendik garına varıp trenden inişinin üzerinden üç ay geçmişti. haftanın son iş günüydü. bahardı. hava iyiden iyiye ısınmıştı. sabah uyandığında hafif terliydi hatta. pencereyi açıp günışığının içeri dolmasına izin vermiş, ardından dışarı sarkıp bir süre sokağın ucunda akan caddeyi seyretmiş, sonra da kendi kendine gülümseyerek “Sonunda Allah çıtçıtlıbadinin belasını verdi” demişti. lâkin Derin Keskin de birçokları gibi yeni hayatın acemilerindendi.

güzel hava ancak öğleden sonraya kadar sürdü. önce nereden geldiği belli olmayan kara bulutlar süratle gökyüzünü kapladılar. ardından da ahmakıslatan başladı belli belirsiz. Beyoğlu’ndaki ofisin penceresinden zeminin renginin damla damla lekelenmesini seyretti bir süre. tenha sokakta birkaç kişinin umarsızca yürüyüşünü izledi. bu sırada pencereden yansıyan aksine takıldı gözleri. incecik, kayık yaka beyaz bluzunun boğazından görünen çıplaklığa baktı sonra gayrı ihtiyari eli omzuna gitti, gözleri de siyah pileli eteğiyle ince çoraptan bile azad ettiği bacaklarına. içi titredi. “Aferin Derin,” dedi kendi kendine. neyseki kombin olsun diye koyu gri süet botlarını giymişti. en azından ayakları sıcak ve kuru kalacaktı. Bilge elinde iki sade kahveyle geldi o sırada, “Üç çayı!” dedi. iki kadın pencerenin kenarında kahvelerini içip dedikodu yaptılar biraz. bir ara Derin, içindeki bahar havasından eser kalmadığı fark etti. “Böyle oluyormuş herhalde,” dedi içinden, “İstanbul’da zaman günler hâlinde değil mevsimler hâlinde akıyormuş. Tekrar hoş geldim.”

iş çıkışı eve yürürken yağmur iyiden iyiye hızlanmıştı. Divan Oteli’ne vardığında sağanak başlayınca Notre Dame de Sion’un karşısındaki Starbucks’a attı kendini. neyse bir kahve içerim sonra da bir taksiye atlar giderim dedi. kahvenin parasını ödemeye hazırlanırken cüzdanını ofiste unutmuş olduğunu fark etti. kahveyi iptal etmek istedi ama şef burada sık sık gördüğü Derin’in yüzüne aşinaydı “Üşümüşsünüzdür, bizden olsun bu seferlik” dedi. teşekkür etti Derin, bir kahvelik şans verecekti yağmura, sonra da Allah ne verdiyse koşarım artık diyecekti. ‘grande pumpkin spice latte’sini bitirdiğinde yağmur tüm şiddetiyle devam ediyordu. “Biraz ıslanmak belki de iyi gelir” dedi. böyle kendini gaza getirmeleri meşhurdu. fırladı sokağa. ama daha Harbiye Orduevi’ne varmadan gözleri meteoroloji mühendislerini ceplerinden çıkaran şemsiyecileri aramaya başladı.  aksi gibi sokakta kimseler yoktu. Yeşim’den ödünç aldığı şalı başına örtmüş omuzlarını kapatmıştı ama şalın da kuru yeri kalmamıştı artık. koşar adım yürümeye devam etti. yağmurun şangırtısı topuk seslerini bastırıyordu. kulağında müthiş bir uğultu vardı. etraf bir sis perdesiyle kaplanmıştı. arabalar sıkışan trafiğin içinde ilerlemeye çalışıyorlar, rengarenk şemsiyeler ileri geri, sağa sola koşuşturuyorlardı. yol hiç olmadığı kadar uzun geldi bu sefer. çok güvendiği botları da suyla doldu. Vali Konağı Caddesi’yle Rumeli Caddesi’nin kesiştiği dört yol ağzına geldiğinde sıçan gibi olmuştu. iki hafta önce örgüleri çözüldüğünde neredeyse beline gelen saçlarını -hem de kısacık- kestirdiği için çok üzülmüştü. ama şimdi kulaklarının biraz altında olan yeni saç modeli onu olduğundan daha iyi gösteriyordu.

Rumeli Caddesi’ni geçip Vali Konağı’nda yürümeye devam etti. çok üşüyordu. yolun sağındaki Altın Eczanesi’nin tentesinin altına sığındı. cebinden sigarasını çıkarırken vitrindeki reklamlara takıldı gözü. yaşlı bir amca elinde mavi haplarla dolu bir kutu ve kocaman bir gülümsemeyle poz vermişti. mavi kutuyu görmesen, torununa falan gülümsüyor sanırdın. fakat mevzu başkaydı. hemen yanında da elinde içi boş bir bebek arabasıyla dişleri sapsarı bir kadın ciğerleri çürümüş hâlde resmedilmişti. paketten ucu ıslanmış bir sigara çekti. ıslak kısmı kopardı. sonra da mütemadiyen kan kırmızı ruj sürdüğü dudaklarının arasına sıkıştırıp kibriti çaktı. “Allah belanızı versin,” dedi içinden, “Sigara da içeceğim, çocuk da doğuracağım…” ıslak şalı yeniden başının üzerine örterken gözlerini yerden kaldırıp aşağı doğru uzayan trafiğe baktı. tam o sırada Harley Davidson marka bir motor tüm gürültüsüyle gelip karşı kaldırımın önünde yavaşladı, sokaktan içeri döndü ve diğer motorların yanında durdu. üzerinde siyah deri ceket, koyu mavi dar kesim bir kot ve paçalarını içine soktuğu o çizmeye çeyrek kala, bağcık aldatmacalı, siyah renk botlar olan gençten bir adam Harley’in ayağını indirdi, anahtarı kontaktan çıkarıp yandaki kilitli çantaya taktı. çantanın yay mekanizmalı kapağı kilitten kurtulup açıldı. Derin gözünü kırpmadan adamın hareketlerini izliyordu. tıpkı son bir saattir yağmurla savaşan kendisi gibi, iyice yükselen adrenalini de yorgun kaslarında biriken laktik asit ile mücadele ediyor ve belki bu dengesizlikten ötürü hafiften de başı dönüyordu. ama ne olduysa motordan inen adam başından kaskını çıkardığı sırada oldu. iki günlük sakalı elmacık kemiklerinin altında bir derinlik oluşturmuş ve yüzünü olduğundan kemikli göstermiş, yine bu derinliğin oluşturduğu sivrilik ise üç numara saçları sayesinde kaybolmuştu. normalde olsa o an ruh hâli hangisine yakınsa “Oha! Analar ne evlatlar doğuruyor!” yahut “Hiç adil değilmiş…” tepkilerinden birini seçip laf atardı. fakat o sırada içi ikisini de ezip geçen başka bir hisle dolmuştu. Mehmet çantayı kilitleyip, yavaş adımlarla, iyice ıslanarak, Derin’in hemen karşısındaki apartmana doğru yürürken genç kadın bu adamı nereden tanıdığını düşünüyordu.  birden yolun karşısındaki genç kadına baktı Mehmet. tam yüzünü çevirecekti ki tekrar baktı. Mehmet de Derin’i bir yerden hatırlamıştı. ancak emin olamadı. zihnini sadece güzelliğiyle meşgul edip apartmana yöneldi. oysa Derin emindi. tanıdığına yemin edebilirdi. ancak nereden tanışıyor olduklarını bir türlü hatırlayamıyordu. asla da hatırlayamayacaktı. o kasım akşamı, Ankara soğunun içinden, öyle sıcak bakmıştı ki Derin’in gözlerine, genç kadının üzerindeki yüzeyi donmuş toprağın altına bir tohum gömülmüştü sanki. çünkü Derin de Mehmet’in gözlerine yine o kasım akşamı, bir şey anlatmak, anlatacak neyi varsa anlatmak ister gibi, bilemediği her şeyin cevabını bulmuş gibi, Mehmet’in içini apaçık görmüş gibi bakmıştı. fakat hatırlamıyordu. o yüzden de neden böyle tanıdık hissettiğini anlamlandıramıyordu. fakat içinde sanki bir şeylerin filizlendiğini duyumsuyordu. 

olurdu bazen böyle şeyler. normaldi. hatırlanmayan zamanlardan ötürü, hatırlanmayan zamanlardan beri.

aklında Mehmet’i nereden tanıdığı sorusuyla, tıpkı Mehmet gibi ağır adımlarla yürüdü yolun geri kalanını. yüz metre ileriden sağa döndü. Amerikan Hastanesi’ne giden sokağı geçer geçmez sağdaki apartmanlardan birine girdi. soyundu. sıcak duşun altına girdi. kemikleri iyice ısınınca durulanıp çıktı. saçlarını çabucak kurutup üzerine bol bi kazak geçirdi. pencerenin hemen önündeki çalışma masasına oturdu. o küçük sarı, bir yanı yapışkanlı kağıtlardan birine “Oha! Hiç adil değilmiş…” yazdı.

Ekim, 2015. / Bodrum.

21 Eylül 2015 Pazartesi

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler VII

Hulusi Nihat Gencer
İzmir
Mehmet Atatürk Lisesi'ni kazandığında ben halihazırda iki yıldır okul müdürüydüm. İzmir'e dışarıdan çok öğrenci gelir. Fakat en az hangi şehirlerden talebe alırız diye sorarsanız İstanbul bir, Ankara ikidir. Orada da iyi liseler olduğu için aileler çocuklarını dışarıya göndermek istemezler. Fakat Ege ve Akdeniz bölgelerindeki hatta İç Anadolu'nun batısındaki başarılı öğrencilerin ilk tercihleri bizim okulumuzdu. Hâlâ da öyledir. İşte o yüzden biraz tuhafıma gitmişti Mehmet ile Hakan. İkisininde ailesi İstanbul'da yaşıyorlardı. Hakan'ın, yanlış hatırlamıyorsam, dayısı ve teyzesi buradalardı ama kalmadı onların yanında. O da Mehmet ile birlikte okul pansiyonunda kaldı ilk iki sene. Sonra Mehmet çıktı. Çok ısrar ettim kalması için. Çünkü ders dışı etütlerimizden çok iyi verim alıyorduk. Zaten hepsi seçilmiş öğrencilerdi. Hakan da Mehmet de çok başarılıydılar. Hakan ikincilikle bitirdi okulu. Belki Mehmet de pansiyonda, okulun pansiyonunda yani, kalmaya devam etseydi o da derece yapabilirdi.

Görevim sırasında özellikle yurtta kalan öğrencilerimle çok yakın ilişkiler içerisindeydim. Mehmet'i çok severdik. Çok sakin bir çocuktu. Öğretmenleri de çok memnunlardı. En belirgin özelliği motivasyondu mesela. Öğretmen taktiğidir; derse ilgi kaybolduğu zaman bir soruyla öğrenci uyandırılır. Bir dönem tarih derslerine girmiştim ben onların. Mehmet de çoğu zaman dersle ilgilenmiyormuş gibi görünürdü fakat ne zaman uyandırmaya kalkışsam hem soruya doğru cevap verir hem de anlattığım konu neyse onun başka bir tarihi olayla bağlantısını kurar yahut sorardı. İlk beş seneyi Fransa'da okumuş Mehmet. Orada aldığı temel çok iyiydi. Bir gün sormuştum buna, "Oğlum tarihe ilgin var, düşünür müsün tarih bölümünü?" diye. "Hocam" dedi, "Ben sadece tarihin neden ve sonuç ilişkisi içinde ilerlediğini hiç unutmuyorum." Gerçekten de temeli çok iyi oturtmuş bir öğrenciydi.


Asım-Irina Kırımlı
Marsilya
A.K: Soyadımız malum, Kırım göçmeniyiz. 1784'te Kırım elden çıkınca bir müddet dayanmışız ama yüzyıl sonunda İstanbul'a yerleşmişiz. Büyük dedem Devlet-i Aliye'nin Kırım Kadısı Hüseyin Efendi idi. Oğlu Halet Dedem de İstanbul'a göçümüzden sonra yeni yüzyıl başında Fransa Büyükelçiliği görevinde bulunmuş. Görevi bittikten sonra, ailenin bir kısmı Fransa'da kalmışlar. Ben 1953'te Nice'de doğdum. Irina ile yirmi dört yaşımdayken tanıştık.

I.K: Ben on yedi yaşındaydım o zaman. Ay yaşım belli olcak ama olsun varsın artık bu saatten sonra. (Asım Bey'e bakıyor sevgiyle. Asım Bey de eşine muhabbetle gülümsüyor. Sen hâlâ gönlümün sultanısın, benim için daha güzel kimse olmadı, olmayacak der gibi.) O dönemi biliyorsunuz zaten. Moskova'da büyüdüm ben. Savaştan sonra Fransa'ya taşındık, on dört yaşındaydım. Yeni bir ülkede, yeni bir yaşama alışmaya çalışıyordum. Monaco'ya geldik ilk olarak. Asım'la da orada tanıştık. Mirza, Asım'ın Londra'daki ortağıydı. İstanbul'daki işleri de o idare ediyordu. Sonradan da eniştesi oldu zaten. Ağabeyim Ivan Londra'da okudu. Mirza ile oradan tanışıyorlar. Bizim Fransa'ya yerleşmemize de o yardımcı oldu. Mirza'nın bizi ziyaret ettiği bir sefer de Asım onu görmeye geldi. (Biraz utanıyor Irina Hanım, yıllar sonra bile yüreği kıpır kıpır, sesi titriyor.) İlk kez gördüğümde anlamıştım benim kaderim olduğunu. Ailemiz hissiyatlı bir ailedir zaten. Büyükannem de olacakları  evvelden hisseden bir kadındı. Benim de kendisine benzediğimi söylerdi hep. Rahat uyusun. Yaşadığımız şeyler tahmin edilecek şeyler değildi tabi ama o sıkıntı, hissiyat hep bir şekilde kendini gösteriyordu.

A.K: Ivan'la iyi ahbap olduk. Sık sık görüşmeye başladık. Daha çok ben Monaco'ya gidip geliyordum. Tabi ki Irina'yı görmek için. Savaş sonrası Fransa'sında, biliyorsunuz, yatırım imkânı olan herkes aldı başını yürüdü. Biz de onlardan biriydik. Sonra tabi ortaklarımızla düşünce birliği oluşturamadık ve kader, onlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık. Irina ile çok güçlü bir bağımız vardı. İlk bakış, ilk gülüş bizi birbirimize yaklaştırdı. Fakat zorluklar birbirimize sımsıkı sarılmamızı sağladı. 81'de evlendik. Batı kıyısına, Marsilya'ya yerleştik. İki yıl sonra da 16 Eylül'de Mehmet doğdu. Çok güleryüzlü bir bebekti. Bir bebeğe göre neredeyse hiç ağlamazdı. Çok hareketliydi. Bütün gün koşturur sonra da bir kenarda uyuyakalırdı. Türkiye'ye gittiğimizde içine kapandı.  Marsilya bir liman şehri ve Afrikalı göçmenlerin en yoğun oldukları yer. Bugün sokağa çıktığınızda Fransız'dan çok Arap görürsünüz. Mehmet'in en yakın arkadaşları da Araplardı. O yüzden Fasih Arapça'yı ve Cezayir Arapçasını çok iyi konuşur. Zaten kuzenleri sayesinde de Rusçası çok iyiydi.

I.K: Dile çok yatkındır Mehmet. Bizim ailemiz de aslen Aşkabatlı. Büyükannem ailede Türkmence bilen son insandı. Mehmet de onu anlayan tek insan. Fransızca'yı da yine sokakta öğrendi, sonra da okulda. İngilizce'yi de yine ilkokulda ve lisede geliştirdi. İspanyolca'yı üniversitede öğrendi sanıyorum. Almanca'yı da Berlin'de master sırasında öğrenmiş. Daha ilkokuldayken Rus klasiklerini Rusça nüshalardan okudu, Fransızca eserleri yine anadilinde.

A.K: Fakat ilkin Dostoyevski'nin Rus dilinde berbat bir yazar olduğunu düşünmüş, Suç ve Ceza'nın Türkçe nüshasını okuduktan sonra hayran olmuş. Sorsanız bütün eserlerin Arapça baskılarını okumak ister.


Nurcihan Türker
İstanbul
Tam otuz altı yıl öğretmenlik yaptım binden fazla öğrenci okuttum ama Mehmet size başarı konusunda kati bir inanç ve güvenle söyleyebileceğim birkaç isimden biridir. Atatürk Lisesi'ndeyken edebiyat dersine girmiştim. Çok özel bir talebeydi. Liseye geldiğinde, iyi bir okuyucunun okuması gereken kitapların tamamını okumuştu. Özellikle bütün eserleri kendi dilinde okumuş olması ona çok farklı bir bakış açısı kazandırmıştı. Beni en çok şaşırtan öğrencilerimden biriydi. Edebiyata sanata kabiliyeti yüksekti. Zengin bir birikimi vardı. Avrupa'da yetişmiş ve farklı milletlerden insanlarla birlikte büyümüş olduğundan, kültürlerin ve anlayışların edebi eserlere sinen kokusuna alışıktı. Bunu rahatlıkla idrak edebiliyordu. Bunları dinlerken bahsettiğim kişinin henüz lise birinci sınıfta bir öğrenci olduğunu unutmayın.

14 Eylül 2015 Pazartesi

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler VI

Asım-Irina Kırımlı.
Marsilya.

A.K.: Ben o zamanlar Beşiktaş’ta küçük bir cafe işletiyordum. Fransa’dan dönmüşüz. Üçüncü senesi. İşler yavaş yavaş oturmaya başlamış. Irina çok yeteneklidir. Gözü de pektir. O teşvik etti zaten beni. Her gün sabah altıda giriyordu mutfağa, akşama kadar dünyanın en lezzetli pasta ve kurabiyelerini yapıyordu. Hem de şekil şekil; evler, kaleler, bisikletler, çocuk-büyük insanlar… Mehmet de yardım ediyordu okuldan sonraları ama o sene lise sınavlarına hazırlandığı için ne ben ne de annesi gelsin istemiyorduk. Gerçi Mehmet hep çok başarılı bir çocuk oldu. Hem Fransa’dayken hem de buraya gelince hep sınıfın en iyisiydi. Sağ olsun hep gururlandırdı bizi. Irina her veli toplantısına şevkle giderdi. Yetiştirdiği çocuğu, onu, beni övecekler ya… Neyse o sene gitti Mehmet. Çok büyük sürprizdi bizim için.

(Burada konuşmaya başladığından beri Asım Bey’i keyifle izleyen Irina Hanım yüzünü karartıyor, eşine hafif suçlar bir bakış atıp lafı devralıyor.)
I.K.: Bir gün dükkândayız. Akşam vakitleri… Bir müşteri geldi dükkâna. Kırklı yaşlarında, dik duruşlu, asil bir beyefendi. Asım ile uzunca sohbet ettiler. Adam öğretmen falan herhalde, ben öyle sanıyorum. Asım, Mehmet’ten bahsetti adama. Eğitiminden konuştular. Adam İzmirli’ymiş. O sıra oğlan geldi okuldan. Baya kaynaştılar. Kitaplardan konuştular. Mehmet’in zayıf noktasıdır, kitaptan söz edilince hemen çözülüverir dili. Asla çok konuşkan bir çocuk olmadı. Bazen televizyonda izlerken kameraların karşısındaki rahatlığına şaşırıyorum o yüzden. Şimdi Amerika’da, iki ay oluyor gideli.

(Gülüyor Asım Bey.)
A.K.: Abarttın, dün beş hafta oldu daha.

(Irina Hanım da Asım Bey’in neşesine eşlik ediyor.)
I.K.: Bana abartma diyene bakın. Kendisi gün gün sayıyor. Bu değişimine şaşırmamız da aslında, Mehmet’i liseyi kazandıktan sonra çok az gördük biz, ondan. Hı, onu anlatıyordum asıl. O adam aklına girdi oğlumun. Başta, İzmir’de okuyacağım, diyordu. Sonra vazgeçirdik. Tercih zamanı da hep İstanbul yazdı. En sonunda bir tane İzmir ekledi, Atatürk Lisesi, Fransızca bölümü. Gitti o tuttu. Kader… On dört yaşında küçücük bir çocuktu. Tam on beş yıl olmuş. Fransa’ya pek gelmiyor. İşte üç ay önce izne gelmişti, en son o.

(Asım Bey bir iç çekip, hüzünle gülümsüyor.)
A.K.: Hâlâ alışamıyor insan. Üniversiteyi İstanbul’da okumak konusunda ısrar etti. Biz o lise sondayken Marsilya’ya yerleşmiştik. Ben Fransa’da okumasından yanaydım ama olmadı.

12 Eylül 2015 Cumartesi

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler IV


Musa Çallı
Kandilli
Elimde değil oğlum, diyorum, bırakamıyorum işte. Bir hışımla kalktı. Bu mereti içmeye devam edersen, konuşmam bir daha seninle, dedi. İhtimal vermiyorum tabi böyle bir şeye. Zaten saklıyordum ne zamandır. Çekiniriz biz biraz Mehmet’ten. Meğer o da bildiğini benden saklıyormuş. Gönlün ne kadar süre benden bir şey saklamaya dayanabilecek merak ettim, demişti. Çok koymuştu. Sonra biz Nesli’yle tanıştık, eşimle. Mehmet’in hisleri çok kuvvetlidir. Anlamış Nesli’nin benden hoşlandığını, çekmiş kenara. Ben bu işi yaparım ama küçük bir şartım var, demiş. Biliyor zaten puşt, ben ilk günden beri vurgunum Nesli’ye. Neyse bu mektup yazmış kıza benim ağzımdan. Edebiyattan da anlar. Döktürmüş tabi. Nesli soluğu yanında almış. Bir mektup da bana yazmışlar birlikte. Ben sevincimden yarım metre yukardan yürüyorum. Güzel bir cevap yazdım sonra. Oldu bu iş dedim. Neyse ilk buluşmamız. Nesli demez mi, sigarayı bırakacaksın. O günden beri sigara içmiyorum. Şu mutlu yuvada büyük payı var Mehmet’in.




Hakan Sakin
Ulus
Lise ikideyiz. Tutturdu bu eve çıkacağım diyor. Asım Amcalar’ın durumu belli. Fransa’dan döndükten sonra yolunda gitmedi hiçbir şeyleri. Kirayı nasıl vereceksin, diyorum, çalışır kazanırım, diyor. Bari beraber çıkalım, kirayı bölüşürüz, diyorum. Onu da kabul etmiyor. O zaman şüphelendim. Bir kadın vardı otuzlu yaşlarında arada görmeye geliyordu Mehmet’i. Anlat ne oldu, bir şey yaşadınızsa, bir kaza olduysa, artık eskisi kadar zor değil bu işler, dedim. O da değilmiş tabi. Mehmet’ten böyle bir şey beklemek saçmalık ama lisedeyiz daha, çocuk sayılırız. Hâlâ daha bilmiyorum o sene durup dururken niye birden eve çıkmaya karar verdiğini. Kaç kere gittim, kadın, çocuk falan da yok. Her yer kitap, tefrika. Böyle üst üste yığmış, boyum kadar. Ha bir de bir saat yapmaya başlamıştı. Bir sürü alet edevat falan almıştı. Sonra geceye kadar çalışıyordu okuldan sonra. Ben bazen onda kalıyordum. İş çıkışı beraber geçerdik eve. Sabaha kadar okurdu. Bazen bana da okutur, ne düşündüğümü sorardı. Ben konuşurdum, o hep dinlerdi. Geç saatlere kadar otururduk. Oğlum, uyumayacak mısın, derdim. Belki, derdi. Hep enteresan bir adamdı zaten. Yemek yer misin? Arada. Şu kitabı okudun mu? Belki. O kızdan hoşlanıyor musun? Bazen. Ne enteresanı, tam dayaklık adamdı Mehmet.



10 Eylül 2015 Perşembe

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler III

Esra Yılmaz.
Kızılay.
Bir gün yine arıyorum bunu, açmıyor. İnanır mısınız, iki günde kırk elli defa aramışım. Dayandım kapısına. Vali Konağı’ndaki dairesinde o zaman. Ben de Teşvikiye’de oturuyorum. Komşuyuz neredeyse. Baktım kapıyı da açmıyor. Başladım bağırmaya. Aç ulan kapıyı benim Esra. Bak açmazsan bütün komşulara reklam ederim seni. Karnımda çocuğu var derim, ortada bıraktı beni derim. Komşulaaar, diye bağırmaya başlamamla birlikte tık, bir kilit sesi. Başkalarını rahatsız etmek konusunda çok hassastır. Baktı bu deli susmayacak, açtı hemen kapıyı. İçerisi o kadar havasızdı ki, nasıl duruyorsun oğlum burada, dedim. Kendine acımıyorsan bari Fibo’ya acı. Fibo köpeği Mehmet’in. Fibonacci’nin kısaltması. Sonra yüzünde, apartmanda gelip rezillik çıkarmama alınmış ifadeyi fark ettim. Yanağına iki tane vurdum hafifçe. Aferin, dedim, adam ol. 

Hannah.
Strasbourg.
Konuşmam mı? Çok zaman kaldım Türkiye’de. Daha iyi konuşuyordum eskiden ama şimdi de iyi, hı? Burada tanıştık Mehmet’le. Benim bir arkadaş var, Türk. O tanıyordu. Çok kalmadı Mehmet burada. Gitti. Ben bakıyor hep Mehmet. Hep Mehmet konuşuyor arkadaşlarla. Çok güzel bir hafta yaşadık o zaman. Burada mimarlık okuyordu ben. Bitecekti. Okul bitince gittim Türkiye’ye. İnternetten de konuşuyorduk zaten. Ama istemedi beni Mehmet. Ama hâlâ özlüyor ben o bir hafta. Ne mi yaşadı? (Kızarıyor, gülüyor.) Ayıp, derdi Mehmet. Elini ağzına koyardı böyle. I can just tell you, it was like finding a new place to live. Thanks to him, I got some fresh air... fresh air in a new place where you completely know as your body.

9 Eylül 2015 Çarşamba

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler II

Esra Yılmaz.
Kızılay.
Tamam. Kaydediyorsanız başlayalım. Ortaokuldan beri tanıyorum Mehmet’i. İlköğretim oldu gerçi sonradan. Hatta yine değiştirmişler, artılı eksili bir şey diyorlar. Bir bulamadılar doğrusunu. Neyse. İlk beş sene yoktu Mehmet. Altıncı sınıfın ikinci döneminde geldi. Annesi Rus, İrina. Küçücük çocuklarken bile adıyla hitap ederdik, öyle isterdi. Bayadır gitmedim ziyaretine. Fransa’dan gelmiş Mehmetler. İngilizcesi falan çok iyiydi. Her dersi iyiydi aslında, çekememezlik olmasın. Bizim sınıf özeldi zaten, hep toplama öğrencilerdik. Zehirdi Mehmet. İlk başta aramıza almadık. Sonradan yakın olduk. Onun da ayrı bir hikâyesi var. Dur anlatmam lazım. Bizim bir takımımız vardı. Nazlı, Musa, Hakan ve ben. Üst sınıflardan bir çocuk Nazlı’ya asılmış. Hakan da hafif hoşlanıyordu Nazlı’dan. Dayanamamış çocuğun üzerine yürümüş. Bir de çocukken yaş farkı daha fazla gelir. Fakat bizim nesil biraz büyümüş de küçülmüş gibiydik zaten. Her neyse, okulun arka bahçesine gitmişler, teke tek kozlarını paylaşacaklar sözde. Üst sınıf olan çocuk sözünde durmamış. Üç kişilermiş, Hakan tek. Sağlam bir dayak yiyecekmiş Hakan. Sonra birden Mehmet çıkıyor ortaya. Birden de denemez aslında. Samimi olduktan sonra gördük ki Mehmet hep oradaymış zaten. Bir şey olsa ilk orada arardık onu. O gün de yine oradaymış. Görmüş olayı, hemen atlamış çocukların üzerine. Sonrası hüsran tabi. Sağlam bir araba dayak yemişler çocuklardan.

Hakan Sakin.
Şişli.
O günü hiç unutmadım. Her ayrıntısını… Mehmet’in yanıma gelişini, bana bakışını, söylediklerini… Hatta yediğimiz tekmeyi, yumruğu bile. Yahu bir de adamlar ağzımızı burnumuzu dağıtmışlar. Her yerimiz yara bere, ağrıdan inliyorum. Baktım Mehmet gülüyor. Çok güzel güler Mehmet…

Bakkal Rüstem.
Kanlıca.
Mehmet’i bilmem mi yahu hiç? Arkadaşı mısın sen? Mehmet iki üç sene oluyor bu mahalleye taşınalı. Sessiz bir adamdır ama selamsız geçmez dükkânın önünden sağ olsun. Köpeği vardı Fibo’ydu adı. Alman kurdu. Onu gezdirmeye çıkar akşamları. Bayadır yok ama. Arada kaybolur böyle. Babası, annesi Fransa’da yaşıyorlarmış. Oraya gitmiştir diye düşünüyoruz biz. Sessiz bir adam olduğundan, bir de geleni gideni de pek yoktur bizim oğlanın, kimse bir şeyini bilmiyor. Yine de dedikodu dönüyor tabi ortalıkta. Bir de insan en rahat bilmediği şeyler hakkında dedikodu uydurur ya, ondan çok uğraşıyorlar çocukla. Ama bana anlatır arada bir şeyler. Gelmiş olsa sokakta olurdu şimdi zaten. Mahallenin afacanlarıyla top oynuyorlar akşamüstleri. Her zaman değil tabi ama benim oğlan söylediydi geçen, her gün gidip ziline basıyorlarmış. Çok sever o da Mehmet Ağabeyini.

Saatçi Halil Usta.
Ayvalık.
Küçüklüğünü bilirim ben. Çok yetenekli çocuktu. Babasını tanırım esas. Asım Ağabey’e gönül borcum çoktur. Bu dükkânı bile onun sayesinde açmıştım. Yazlıkları var burada. Asım Ağabey kiraya verdi sonra ama Mehmet onyedi onsekiz yaşlarına gelene kadar her yaz gelirlerdi buraya. Mehmet de benim yanımda çalışırdı yazları. Saatlerin pilini değiştirirdi, temizliklerini yapardı. Hatta son zamanlar kırığı tamir edecek kadar ilerlemişti. Eli çok hassastı maşallah. Bir de gözleri çok ince görürdü. Mercek kullan başımıza iş açacaksın diye azarlardım bunu. Rahat edemiyorum Usta, derdi. Sonra bir bakardım, sıfırı gibi yapmış.

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler I: Giriş

Mehmet Kırımlı ile ilgili bir yazı dizisi hazırlamak fikri zihnimde, öylesine, alelade bir zamanda belirmedi. Bilakis, bir an önce çalıştığım dergideki işimi kaybetmemi engelleyecek bir şeyler yazmak zorundaydım. Saatlerce düşünmeme rağmen hâlâ bir şey bulamadığım bir gecenin sabahında o günün gazetesini incelerken ilk kez gördüm Mehmet Kırımlı ismini: "Yılın İşadamı Ödülü Genç CEO Mehmet Kırımlı'ya!" Bu ismi ilk defa duyuyordum. Fakat esas ilgimi çeken kısım, Avrupa'ya ve Amerika'ya otomobil parçaları ihraç eden Auto-Tech firmasını geçtiğimiz üç yıl içinde ülkenin en büyük şirketi hâline getiren bu genç işadamının, haberin alt metninde yer alan açıklamaları oldu. Bizzat kendisinin kaleme aldığı kısa konuşma metni aynen paylaşılmıştı. Yıllık izni için Fransa'da ailesinin yanında olduğunu ve annesine akşam yemeklerinde olacağına dair söz verdiği için törene katılamadığını bildirip şöyle devam ediyordu:

"İşte bu kutsal sebepten dolayı bu akşam bana layık görülen ödülü, şirketimizin en alt kademesinden benim bulunduğum noktaya kadar görevli olan çalışma arkadaşlarım, sorumlu olduğumuz üstlerimiz ve hepimizin aileleri adına değerli çalışma arkadaşım, misafir ağırlama  ve ikram işleri sorumlumuz, canımız, Mihriban Abla, Mihriban Gözütok alacak. Bugüne kadar içtiğim en lezzetli kahveleri Mihriban Abla'nın elinden içtim. Kendisine minnettarım. Şirketimizin geldiği noktaya tesadüf eseri gelmediğini, bir firmanın bünyesinde bulunabilecek en iyi ekiple çalıştığımı belirtmek isterim. Sadece çalışanlarımızla değil, ailelerimizle de ilgilenen personel müdürümüze, herhangi bir devletin dışişleri bakanı olsa o ülkeyi ihya edecek yetenekteki dış ilişkiler sorumlumuza, projelerimizi en hızlı ve verimli şekilde hayata geçiren operasyon müdürümüze, bize sadece parça değil teknoloji satmak itibarını kazandıran araştırma ve geliştirme müdürümüze, vizyon kelimesini yeniden tanımlayan yatırım başdanışmanımıza, tarihin en şeffaf ve en titiz kayıtlarını tutan finans müdürümüze, tüm bu departmanlar ile alt departmanlarımızda görevli çalışma arkadaşlarıma tüm yaratıcılık ve fedakarlıkları için ve son olarak değerli patronlarımıza bize özgür bir çalışma ortamı sağlayıp arkamızda durdukları için tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum. Bu işi birlikte başardık."

Bu alışılmadık derecede samimi üslup çok hoşuma gitmişti. Fakat esas ilgimi çeken şey biraz araştırmaya çalıştığımda hiçbir şey bulamamam oldu. Gerçekten de bu adam hakkında temel bilgilerin dışında hiçbir şey bulunamıyordu. Kendisiyle görüşmek istedim. Arayıp asistanından iki hafta sonraya randevu aldım. Ancak randevu tarihine iki gün kala önemli bir yurtdışı gezisi münasebetiyle randevunun iptal edildiğini bildirdiler. Ben de bu sürede boş durmuyordum. Mezun olduğu okulların yıllıklarına ulaşıp hayatı boyunca etrafını çevreleyen insanların bir şemasını oluşturdum. Bulduğum insanlar, bağlantılar gittikçe tuhaflaşıyordu. Peşinde olduğum şeyin değerini bırak neyin peşinde olduğumu dâhi bilmiyordum. Bugün geldiğimiz noktaya varacağımızı hayal bile edemezdim. Çevresiyle teker teker bağlantı kurdum ve onlara yazı dizisinden bahsedip, görüşmek istediğimde mutlulukla kabul ettiler. Konuşmaya başladıktan sonra da yeni bağlantılar elde edip asla tahmin etmediğim bilgilere ulaştım. Daha fazla ön bilgi paylaşmak yerine bu bilgileri paylaşmak daha anlaşılır olacaktır.

Bu tefrikanın devamında Mehmet Kırımlı ile tanışacaksınız.

Bilge Karayel
İstanbul, 2015.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Nil.

ürperti tepesi..
zarafet yokuşu..
bu ikisi arasına kurulan
içinde nergisler
ve kollarında arapyaseminleri büyüyen
bir köprü
sanırsın Tanrı
kâinatı yaratmaya bu köprüden başlamış
yani altında anlamlardan bir nehri
özgür bırakmadan önce
o nehri tastamam kılmak için.

nergis vadisi..
ve bu vadinin öbür yanında
zarafet yokuşunun karşı rıhtımı
yeryüzünün
yaratılmaya başlandığı
çiçek rüzgârlarıyla yıkanan bir köprücük
ve öbür yanında bir ürperti tepesi daha..
yaratılanlar arasında bir adalet olsun diye
yani seni bir kere öpsem...

-Ocak 2015. / Gladstone, Avustralya.

2 Kasım 2014 Pazar

Tuhaf

Kırk iki saat sonra kamarama gelmiştim. Hâlâ daha iki güverte yukarı –altmış dört basamak- çıkabilecek gücümün olduğuna –basamakları sayarak da olsa- şaşırarak banyoya girmiştim. Yorgun bedenimi daha fazla taşıyamayan dizlerim sonunda pes etmişti de kapıyı kapayıp sırtımı arkasına dayamış ve yere oturmuştum. Bir süre zoraki ve cansız hareketlerle soyunmaya çalışmıştım. O ara hâlâ kamaraya nasıl gelebildiğime şaşırmaya devam ediyordum. Son otuz saatim termometrenin kırk sekiz dereceyi gösterdiği makine dairesinin, sıcaklığın elli altı dereceye yükseldiği separator kısmında geçmişti. Ne yapıyordum orada. Nasıl yapıyordum. Makineler nasıl çalışıyorlardı. Niye bozulmuyorlardı. Eşyanın tabiatının böyle dirayetli olması bana son derece anlamsız geliyordu. Biraz dinlendim. Merdivenleri nasıl çıktığımı anlayacak kadar; ama kapıya kadar gelip de kapının önünde uyuyakalmanın mantıklı geldiği dakikaları idrak edebilecek kadar değil. Sürünerek suyun altına girmiştim. Orada belki yarım saat oturduktan sonra ancak kendime gelebilmiştim. Fakat sadece yatağa gidebilecek kadar. Kurulanabilecek ya da üzerimi örtebilecek kadar değil.

Sonra tuhaf bir şey oldu. Geçenlerde mektubuma cevaben kaydettiğin sesini yollamıştın. Kim bilir kaçıncı kez, düşünmeden onu açtım. “Mektupların konulup” diyecekken duraksayıp, “konulduğu” diye düzelttiğin yeri tıpkı senin gibi söylemeye çalıştım yine. Bu sefer biraz daha benzettim. Becerdiğime sevinip gülümsedim kendi kendime. Artık neredeyse ezberlediğim kelimeleri seninle birlikte teker teker söyledim. Ama senin sesini bastırmayacak kadar kısık. Mırıltıyla. “Vapurda okudum… yazdıklarını. Sonra kocaman bir gülümsemeyle işe gittim o yüzden zaten hiç yorulmadım…” dediğin yerde sustum. Burayı senin sesinden dinlendim. 

Sevindim yine. İçim gülümsedi. Yüzümüzün sınırları var diyeceğim bir gün sana, ama içimizin yok diyeceğim. Böyle diyeceğimi bileceksin, sonra bu tuhaflığa güleceğiz. İçimiz gülecek…

Sesinde tuhaf bir şey vardı. Bu yüzden kendimi hiç yorulmamış gibi hissettim ben de.

Sesinde; kahve kokusu vardı, alelacele evden çıkarken ayakkabılığın üzerinde unuttuğun fuların, posta kutularına takılışı gözünün… 

Sesin, Caferağa Mahallesi’nde şangırdayarak açılan kepenkler.

Sesin; 08:20 vapurunun yolunu bir kuş gibi uça seke adımlayan topuk tıkırtısı, turnike sesleri, bakiye yetersiz aksilikleri, üst katta, dışarıda yer arayan bakışlar… Kadıköy İskelesi…

Sesin; martı gülüşleri, rüzgâr uğultusu, abla bir mendil alır mısın, Allah rızası için, şu elimde görmüş olduğunuz, içeriden gelen gitar ve keman sesleri…

Sesin; vapurun suyun üzerine köpük köpük yazdığı mektup, belli belirsiz gülümseyen çok uzak bir limandan gelen başka bir mektup, çok uzak bir limana giden başka bir gemi, başka köpükler…

Sesin; mendili çantana koyuşun.

Sesin; Allah sevdiğine kavuştursun.

Sesin; iskele babasına sekiz yapılan halatlar.

“İşte bir sürü şeyler oluyo, çok komik şeyler oluyo…”

Sesin; günaydın, bonjour madamoiselle tu es tres belle ce matin1, Muhlis Efendi bize iki çay getirebilir misin, iyi günler nasıl yardımcı olabilirim, bu kırmızı elbiseyle bu kahverengi ayakkabılar hiç olmuş mu, Mehmet Bey’in karısı dudaklarına silikon yaptırmış gördünüz mü?

Sesin; daktilo şakırtıları, durmadan çalan telefonlar, ça ne marche pas comme ça2 diyorum şekerim anlamıyor musun, bolca kahkaha, herkesin gönlünce gülebildiği rengârenk toplantılar.

Sesin; Dolmabahçe’den Beşiktaş’a başka birinin adımlarına basarak yapılan bir yolculuk.

Sesin; çıplak ayakla betona basılan bir balkon ikindisi, fesleğenlere avucunu sürtüp burnuna götüren karşı komşu, Topkapı’da batan güneş.

“Güzel olur bence de.”

Sesin; güzel bir gecenin hayali, kol kola yürünen bir yol, şarap tadı, birbirine karışan, birbirine yakışan gülüşler…

Sesin bir tuhaf.

Şimdi de uyuyorum.


“Kahvemi aldım, bu sefer sesli yazayım dedim sana…”


1 bonjour madamoiselle tu es tres belle ce matin: günaydın hanımefendi bu sabah çok güzelsiniz. (fra.)
2 ça ne marche pas comme ça: o iş öyle olmaz. (fra.)


-Temmuz 13, 2014. / Houston.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Hatırlanmayan Zamanlardan X / Banyo

ince bilekler
kalın dudaklar
kemiklerinden öpülecek bir omuzda
alelade duran bir hırkanın
öpüşlerin birinden sıyrılıp
düşüşü
ama önce lavabo aynası
yüzüm
duştan çıkan sevgili
yanağımda parmakları
gidecek mi?
ince bilekler
kalın dudaklar..
sonra..
sonra paldır küldür yıkılışı Sevişen'in.

9 Ekim 2014 Perşembe

Hatırlanmayan Zamanlardan IX / Su

Onu ilk kez tanıdığımdan çok uzun zaman sonra bile bir kez olsun hayalimdeki adam olduğunu düşünmedim. Aslına bakarsan hayalimdeki adam diye de bir şey yoktu. Doğru düzgün bir adam tanımadığımdanmış herhalde. İlk başlarda her hareketi yapmacık geliyordu. Yok yere mükemmel olmaya çalıştığını, kendini kastığını sanıyordum. İlk günden son günümüze kadar neredeyse hiçbir buluşmamıza gecikmedi. Olduysa bile bir iki dakika… Onlarda da beni gülümsetecek bir bahanesi vardı hep. Bugün papatya mı yoksa gül mü alsa elbiseme yakışırdı acaba, karar verememişti. Hem saçmaladığını düşünüyor hem de gülüyordum. Bu kadar planlı yaşamasına da uyuz oluyordum. Ona sorsan yaşadığı, spontane hayat tarzının kralıydı; “Allah’a şükür bütün işlerim rast gidiyor o kadar”dı. Fazla romantikti. Bakınca rahatsız etmiyordu aslında, yapmacık da değildi. Zaten romantizmi hayatına iyice yedirmişti, o sıralar olduğu haliyle doğmuştu sanki.

İlk sevgili olduğumuz gün. Vapurdaydık. Haldun Taner’den dönüyorduk. Flört döneminde çok dolu yaşadık. Haftada iki ya da üç günü birlikte geçiriyorduk. Benimle ilgilenmesi hoşuma gittiği için değil sadece, birlikte çok eğleniyorduk, çok gülüyorduk. Saatlerce her şeyden konuşup hiç sıkılmıyorduk. Beni pür dikkat dinlerdi. Hiçbir dediğimi unutmaz, sonra başka zaman, başka konularda, satır aralarında falan söylediklerime atıfta bulunurdu. Karşısındakini etkilemeyi iyi becerirdi yani. Neyse işte o gün, her zamanki gibi tiyatrodan çıkmış, bir Moda turu atmıştık. Hemen her seferinde benim eski evimin olduğu sokaktan geçer, Kemal’in Yeri’nde birer çay içer, son Beşiktaş vapuruyla da geri dönerdik. O gün hafif rüzgar vardı Boğaz’da. Yine de benim dışarıda oturma isteğimi kırmamıştı. En baş taraftaki sıraya oturduk. Bizden başka bir çift daha vardı üst güvertede. Küpeşteye doğru yürüdü. Sonra bana dönüp, “ne bu Kadıköy-Beşiktaş vapurunun güvertesinde salınan nazlı rüzgarın, ne de martıların, bizi el ele görmeden içi rahat etmeyecek bu sokakların” dedi ve elini uzattı. Böyle romantik hikâyelerle dalga geçtiğim yılların ardından bu duruma düşmek komik gelmişti. Güldüm. Kahkaha attım. Sonra, o an benim için de bir şeylerin değişiyor olduğunun içime düşürdüğü esintiyle kalkıp yanına yürüdüm, elini tuttum. Beni kendine doğru çekti, sarıldık. O sırada bizi izleyen çiftten bir alkış koptu. Mutlulukla kıkırdayıp kulağına, hangi kitaptan bu sözler, diye fısıldadım. Yine kulağıma, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ından, diye cevapladı. Yusuf Atılgan, ben okuldayken bir dönem proje ödevim olmuştu. Aylak Adam’ın her satırını biliyordum. Böyle bir şey geçmiyordu kitapta. Anlatabiliyor muyum Mehmet’in nasıl bir adam olduğunu?

Sonra sevgili olduk. Zamanla farkında olmadan değiştim. Dürüst davranmam gerekirse kendimi buldum. Sadece insanlarla değil, hayatla da arama ördüğüm duvarları yıkmama yardım etti. Kendimi tanımamı sağladı. Yıktığımız duvarların yerine yollar yaptık birlikte. Hep bir yolunu bulurdu, bana da öğretti. Küçük şeylerden bahsederdi sık sık. Olayların arasındaki incelikleri öyle iyi çözümlerdi ki bazen ikiyüz yaşında falan olduğunu düşünürdüm. O da değişti biraz. Baştaki uyumluluğunu seyreltti. İtiraz etmeye, uyuz etmeye, zaman zaman kavga çıkarmaya başladı. Eğer değişmesiydi böylesine aşık olmazdım herhalde. Çünkü insan rahatça sevebilmek için karşısındakinin de hata yaptığını görmek istiyor.

Sonra rüya gibi bir yıl geçirdik. Şimdi düşünüyorum da gerçekten bir anı dahi boş yaşamamışız. Her anımız ayrı bir hikaye. İlk kez birlikte olduğumuzdaki o heyecan, o güzellik, o saflık. İlk kez biriyle sevişiyormuşum gibi hissetmiştim. Sonra yan yana uzanıp sırtımı onun göğsüne dayadığımda kulağıma uzanıp bir şiir okumuştu: “kuşlar ile bulutlar / ve kırmızı bir uçurtma / nasıl yakıştıysa gökyüzüne / sesim de sesine, / sessizliğim sessizliğine / öyle yakıştı.” Yıllarca yaptığım her şeyi hep sorguladım. Hiçbir zaman doğru bir şey yaptığımdan emin olamadım. Hep o rahatsızlıkla yaşadım. Ama o gün ilk defa bütün tereddütlerimden arınmış, huzurla uykuya daldım.

Bir sabah geldiğinde çok kötü durumdaydı. Sağanak yağmur vardı o gece. Islanmayan tek bir yeri kalmamıştı. Anahtarın kilitte döndüğünü duyduğumda yataktan fırladım, henüz uyumamıştım. Mehmet’i kapıda gördüğümde neredeyse bayılacak haldeydi. Çok zor nefes alıp veriyordu. Onu öyle görünce donup kalmışım. “Çok ıslandım” dedi, soluk alıp verişlerinin arasından. O konuşunca kendime geldim. Koluna girdim birlikte yatak odasına geçtik. Gömleğini çıkardım önce, sonra pantolonunu. Bir an tereddüt ettim ama sonra kalan ne varsa soydum. Bir havlu getirip saçlarını kuruladım. Yatağa uzandı. İçeri gidip duşu hazırlamak için kalkacak oldum, bileğimden yakaladı. “Gitme” dedi. Yanına uzandım. Başını göğüslerimin üzerine koydu. Korkuyordum. Ne olduğunu merak ediyordum ama korkuyordum. Onu ilk kez bu halde görüyordum ve alışık olduğum durum onun bu hale düşmeyecek bir adam oluşuydu.

Nefesini düzene sokması neredeyse bir saat sürdü. Sonunda göğsümün üzerinde çarpan ikinci kalp, saat ritmini bulduğunda uyuyakaldığını düşünüp biraz rahatladım. Yine de neler olup bittiğini düşünmeden edemedim. Bir yarım saat boyunca karşıda duran boy aynasından yansımamızı seyrettim. Bunu nasıl atlatacağız diye düşünüyordum. “Göğüslerinin arasında arapyaseminleriyle dolu bir vadi var” dedi. Sanırım bir yolunu bulmuştu.

Bir hafta sonra ailemle tanıştı. Öylesine rahattı ki, sanki uzaktaki oğulları gelmiş gibiydi. Tek kusuru en olmadık zamanda gitmesi oldu. Bir hafta sonraydı, o gün babam onu balığa gitmek için bekliyordu. Akşam yemeğini bizde yiyecektik. Fakat gelmedi.


İşte Mehmet ılık bir karayel gibi hayatımdan gittiğinden beri, yine bir yolunu bulup geri dönmesini bekliyorum. Beni buna alıştırmasının bir sebebi vardı muhakkak, olmasa yapmazdı.

23 Eylül 2014 Salı

Hatırlanmayan Zamanlardan VIII / Gidebilmek, git diyebilmek.

Ona son kez sarıldığım, benimkiler ölçülüp biçilip de onunkiler yaratılmışçasına birbirine eş dudaklarımızın son kez buluştuğu ve aynı zamanda onu son kez gördüğüm günden tam üç yıl sonra aynı yerde yeniden karşılaştık. Teşrin sonuydu. Sabaha karşı yağmur yağmıştı. Az ilerideki su birikintisinin üzerinden atladı. Kafasını kaldırıp önüne baktığında beni gördü. Daha sokağın başından onu görmüş, yürüyüşünden tanımış, henüz fark edilmemişken geriye dönüp kaçmakla bir yarayı kanatma tutkusu arasında sıkışıp kalmış, öylece durup ona bakıyordum. Bana doğru yürümeye devam etti. Bir metre kadar uzağımda durur sonra da öylece konuşmadan durmaya devam ederiz, sonra ne yaparım, belki ne yapacağımı bilemediğimi anlamasını beklerim, diye düşünüyordum.

Bana doğru yaklaşıyordu. O yanıma gelene kadar; onbiray çiçeklerinin yaprakları arasında biriken yağmur, mor ve beyaz  damlalar halinde yere düştü. Begonvilin o tanıdık ıslak kokusuyla doldu ortalık. Sonra ben gittim. On iki tane mektup yazdım. Günlerce cevap bekledim. Cevaplar gecikince kendimi avuttum. Cevap gelmediğinde kırıldım. Bir daha hiç cevap gelmeyeceğini kabullenmeye çalıştım. Sonra bir gün bir mektup geldi. Bir daha cevap yazmayacağını belirtmişti o mektubunda. Bunu söylediği iyi olmuştu. Çünkü insan umut edecek bir şeyi illâ ki buluyor. İlk gittiğim günden yüzsekseniki gün sonra geri döndüm. Döndüğümü haber vermedim. Yaşamaya devam etmeye çalıştım. Başardım da... Çünkü insan yaşamak için de bir sebep illâ ki buluyor. Onyedi ülke dolaştım. Gittiğim her yerin şarabından içtim, balığından yedim. Çok güzel kadınları öptüm. Otobüs yahut vapur yolculuklarında bakışmaya dayalı ilişkiler yaşadım. Böyle mütevazı toplu taşıma sevdalarıyla mutlu olmaya çalıştım. Dünya iyisi insanlar tanıdım, sıra dışı hatıralar paylaştım. İki kere ölümden döndüm. İnsanın ölüm zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman öleceğini öğrendim. Otuz küsur öykü yazdım. On küsur tane de şiir... Bir köpek geçti yanımızdan. Bir karga gelip duvarın üzerine kondu. Mevsimi olduğu üzere sokağın başında lodosla oynaşıyordu yapraklar. Bir kedi sıçradığı gibi arapyaseminlerine tutunup çardağa tırmandı, yapraklarda biriken bütün su şangırtıyla yere döküldü. Etrafa arapyaseminlerinin o hafif, huzurlu kokusu yayıldı.

Yürüdü, yürüdü, hiç duraksamadan, son seferden yaklaşık bindoksanbeş gün onsekiz saat sonra gelip boynuma sarıldı. Başını göğsüme yasladı. İyon dalgaları halinde beline inen saçlarına dokundum. O ana kadar her şey üç yıl önceki gibiydi. Fakat teninin kokusunu duyduğum an arada geçen zamanın ayırdına vardım. Eskiden burnumu dayama isteğiyle dolduğum boynunun kokusu artık farklıydı. Zamanında, ona ilk kez dokunduğumda ruhumu tutup silkeleyen koku, bir genç kız kokusuydu. O anda yadırgadığım koku ise, genç kızlık hatıralarını anımsatmakla birlikte dönüşümünü tamamlamış bir kadına aitti. Neydi bu kokuyu dönüştüren? Belki ben, belki başkaları... İnsan biraz da hikâyesi gibi kokuyordu...

Nasılsın, diye fısıldadı. Elimin saçlarında olduğunu hissettirdim. Sonra gevşettim kollarımı. Bir şey sormadım. O da daha fazla zorlamadı. Gözlerini kaldırıp gitmeyi öğrettiği adamın yüzüne baktı. O gittikten sonra ben de sahip olduğumuz her şeyi bırakıp gitmek zorunda kalmıştım. Zamanla her yerden, her şeyden bir süre sonra ayak diremeden gitmeye başladım. Öyle güzel öğrendim ki gitmeyi, ondan sonra hiçbir şey, ne mektup pulları, ne kıvırcık esmer kadınlar, ne baharat kokuları varlıklarına alıştıktan çok sonra bile asla sıradanlaşmadı.

Başımı belli belirsiz sallayıp, gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. Bazı duygular dünyanın her yerinde, her dilinde aynı anlama gelir. Bana gitmeyi öğreten kadın, git demeyi de öğrenmiş olmamdan şaşkın, o bildiğim acele, düzgün ve beyaz adımlarıyla uzaklaştı.

8 Mayıs 2014 Perşembe

Eski 45'likler

“Günaydın.”
“Günaydın.”
“Nasıl rahat uyuyabildin mi?”
“Hem nasıl! Kalkmak istemedim yataktan.”  Yalan söylüyorum, yine. Seninki de soru, nasıl rahat uyuyabilirim ki, birlikte uyumadık.

---

Yumurtayı nasıl istersin, diye sordun. Omlet olsun, dedim. Muzırca gülümsedin. Daha önce hiç omlet yapmadığına şaşırmadım. Böyleyim ben, hiçbir şeye şaşırmam. Benimkisi gibi bir hayatta her şey olabilir. “Tamam öyleyse, mutfakta harikalar yaratacağım dakikalara hazır mısın?” dedim. Gülümsedin. Sürekli yüzünde olan bir şey gülümseme, ama o kadar canlı ki her seferinde söyleme ihtiyacı duyuyorum. Bak yine. .

Ben yumurtaları çırptım, sen kaşarları rendeledin. “Neden omlet istedin, ne güzel sen isteyecektin ben yapacaktım, of!” Ben ömrümde böyle tatlı sitem görmedim. Rendelediğin kaşarlara bakıp, “Bunlar böyle uzun uzun çok güzel olmadılar mı?” diye sordun. “Şahaneler!” Sık kullanırım bu lafı, kullanmamı seversin. Ne zaman bir ‘şahane’ kopsa dudaklarımdan, aramızdaki gizli anlaşmaya sadık kalarak güleriz.

Sonra uzun bir kahvaltı yaptık. Omleti çok beğenmişsin. İtalya’yı anlattın biraz. Hiç alışamadığın İtalyan kahvaltılarından bahsettin. “Fakirler!” dedin gülerek. Güldüm. Birlikte güldük. Senin gülümsemenle birlikte büyüdü gülümsemem.

Kahvaltıdan sonra bulaşıkları mutfağa taşıdık, hemen yıkamaya başladın. Ben de mutfağın kapısında sağ omzuma doğru yaslanıp seni izledim. Az önce yaptığımız neşeli –öğünler için lezzet kelimesi kullanılır biliyorum ama, kahvaltı için lezzetli dersem, dudakların için hangi kelimeyi kullanacağım- kahvaltının bulaşıklarını sıyırdın tabaktan. Bir şarkı çalmıştı da aynı anda hoplayıp sevinmiştik, eski 45’liklerden bir tane. Ne tatlı şarkı, demiştim. Capcanlı, dipdiri bir “Evet!” kopmuştu dudaklarından, “Bu şarkıyı tanımlayacak en doğru kelime: tatlı.” Sonra şarkı bitene dek gülümsemiştik. Tek bir gülümsemeyi paylaşmıştık. Tek bir ağızda, tek bir gülümsemeydik. Tepeden tırnağa ikiz ve çıplak bir gülümseme. Sonra bir salatalık atmıştın ağzına. İşte az önce salatalık tabağından sıyırdığın; o gülümsemeydi. Keşke kalsaydı biraz daha, ben gittikten sonra yıkasaydın bulaşıkları.

Böyle bakmaya devam edecek misin, dedin. Omlet tabağını sıyırdın. Bardakları boşalttın. Gülümsedin. Eğilip yere düşen peynir parçasını aldın. Attın. “Hadi bu domates kalmaz böyle” dedin. İstemedim. Zorla ağzıma tıktın. Gülümsedin. Arkanı döndün. Saçların savruldu. Su kaynattın. Tavaya boşalttın. Tabakları yıkadın. Duruladın. Bardakları zaten yıkamıştın. Bana dönüp, “Hadi bakıp durma, içeri git televizyon izle sen” dedin. Cevap vermedim. Gülümsedim. Tavayı sürttün. Duruladın. Bana baktın. Sana bakıyordum. Ne kadar güzel diyordum. Zarafet diyordum. Saçları yumuşacıktı diyordum. O ara sen tezgâhı siliyordun. Ardından ellerini yıkadın. Kuruladın. “Bak ne çabuk hallettim, değil mi?” dedin. Gülümsedin.
“N’olursun bakma öyle artık, hadi git.”
“Gidemem. Bakmayı da bırakamam. Sus diyeceksin şimdi ama susamam. Her şey böyle güzel olmaya hazırken korkamam. Korkamayız. . Öyle bir araf ki bu; ne sarılıp kucaklayabiliyorum seni, ne de bırakıp gidebiliyorum. Kokunu hiç unutmadım. Sarılışını da.. Sadece öpüşünü hatırlamaya çalışıyorum bazen, olmuyor. Dilimin diline değdiği an, tatların birbirine karışıp lezzete dönüşmesini yeniden yaşamak istiyorum. N’olur hatırlat bana, bir daha da unutmama izin verme” diyemedim. Dolayısıyla sen de boynuma atlamadın.
“Ben dilinin dilime, dudaklarıma dokunuşunu hiç unutmadım. Bir daha unutursan çok fena olur” demedin. Öpüşmedik. Tüm o boşaltıp temizlediğin mutfak tezgâhının da boynu bükük kaldı.

Salona gittim. Eşyalarımı topladım. Ben artık gideyim, dedim.

Sarıldık. “Yolu bulabilirsin, değil mi?”
Başımı eğdim.
Gülümsedin.
“Hoşça kal.”
“Yine gel.” Gülümsedin.

3 Nisan 2014 Perşembe

Ayraç IV: Hasan Ali Toptaş, Yalnızlıklar.

İnsana en yakın yalnızlıktır insan…

Bu cümleyle başlıyor Hasan Ali Toptaş’ın Yalnızlıklar’ı. Ardından, sadece yazılanlarla değil; okurken bize hayal ettirdikleriyle de cümlenin altını tıka basa dolduran bir kitapla tanışıyoruz. 

Okurken buram buram yalnızlık hissetmiyorsunuz. Bunun yerine bir dinginlik hâli söz konusu; hatta bir nevî tevekkül. Bu, yaşadığın her an, derinde bir yerde gizlice duran, kimsenin senin düşüncelerini, senin düşündüğün gibi düşünemeyecek, o düşünceleri senin vücudunla somutlaştıramayacak olması hissinin; senden bir tane daha olmaması hissinin getirdiği yalnızlık. Bu adeta yaşayabileceğin her şeyi yaşamanın, yaşayacak bir şeyinin kalmamasının yalnızlığı.

Anlatım dili olarak ise, yazar kendisine yapılan,  sadece Hasan Ali Toptaş okumak için bile Türkçe öğrenmeye değer, övgüsünün ne kadar yerinde ve haklı olduğunu yine Türkçe’nin bütün sınırlarını kullanarak gösteriyor. Yalnızlıklar’ı okurken şiirin ve öykünün o şahıslarına münhasır tatlarını alıyorsunuz. Bu açıdan bakıldığında da yazarın başarısı takdire şayan.

Bunların yanı sıra son olarak söylemek zorunda olduğumu düşündüğüm, aksi takdirde eleştirilerin de eksik kalacağı bir şey var ki, o da; kitap boyunca akıl ve gönlün dingi mücadelesidir, hatta neredeyse uzlaşmışlarcasına…

İyi ki var Hasan Ali Toptaş.

İyi okumalar.

---

Notlar:

s. 7.
“ve  geldim demenin bir sessizliği varsa, öpüşelim
demenin, sen hâlâ gitmiyor musun demenin ya da
ölmek istemenin bir sessizliği varsa,
kelimeleri de vardır sessizliğin
duruşun kelimeleri vardır;
bakışın, uzanışın,
gülüşün…
Ama, yalnızlığın kelimeleri yoktur.
O, bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir.”

s. 23.
 “Bir tankın duruşuyla büyür yalnızlık,
bir namlunun bakışıyla büyür
ve her namludan bir toplum bakar dışarıya.
Bu yüzden namlular hep kalabalıktır,
bu yüzden kimse tek başına değildir arpacıkta
Bu yüzden, her tetik bir dağdır;
ve işaret parmaklarımızda bu yüzden,
sürekli bir ürperti vardır.”

s. 29.
“Yalnızlık alıp karşına kendini,
öteki kendinlerle konuşmaktır.
Bakışmaktır, öteki kendinlerle;
dövüşmektir.
Kimi zaman da, öldürmektir
içlerinden sana en çok benzeyeni,
benzemiyor diye.”

s. 38.
“elimizden biricik bir el eksilse,
yanağımızdan küçücük bir ağız düşse
ya da
kulak mememizde asılı duran
ve zamanı örtündükçe
inatla sesimize benzeyen o ses
sessizliğe dönüşse;
telaşlanırız hemen.”

s. 62. – 63.
“O yıllarda, dondurma külahına uzanan dillerden
yansırdı insanların çıplaklığı,
bir düşten ya da
güllerden;
ve gidilse gidilse ancak evine dek gidilirdi insanın,
odasına, yatağına ve tenine dek gidilirdi
ki, ötesi yoktu,
ötesi yorgunluktu, terdi.
Yani şaşırıp kaldığımı o yaratık,
çıplaklığının sınırında biterdi.
Bu yüzden minyatür öpüşmelerde ölürdük biz,
onlar cennet gibi bir şeydi.
Bakışırken bir de,
görüşürken ölürdük;
ve ölmek,
aşağı yukarı öpmekti.”