Ayvalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayvalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2015 Çarşamba

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler II

Esra Yılmaz.
Kızılay.
Tamam. Kaydediyorsanız başlayalım. Ortaokuldan beri tanıyorum Mehmet’i. İlköğretim oldu gerçi sonradan. Hatta yine değiştirmişler, artılı eksili bir şey diyorlar. Bir bulamadılar doğrusunu. Neyse. İlk beş sene yoktu Mehmet. Altıncı sınıfın ikinci döneminde geldi. Annesi Rus, İrina. Küçücük çocuklarken bile adıyla hitap ederdik, öyle isterdi. Bayadır gitmedim ziyaretine. Fransa’dan gelmiş Mehmetler. İngilizcesi falan çok iyiydi. Her dersi iyiydi aslında, çekememezlik olmasın. Bizim sınıf özeldi zaten, hep toplama öğrencilerdik. Zehirdi Mehmet. İlk başta aramıza almadık. Sonradan yakın olduk. Onun da ayrı bir hikâyesi var. Dur anlatmam lazım. Bizim bir takımımız vardı. Nazlı, Musa, Hakan ve ben. Üst sınıflardan bir çocuk Nazlı’ya asılmış. Hakan da hafif hoşlanıyordu Nazlı’dan. Dayanamamış çocuğun üzerine yürümüş. Bir de çocukken yaş farkı daha fazla gelir. Fakat bizim nesil biraz büyümüş de küçülmüş gibiydik zaten. Her neyse, okulun arka bahçesine gitmişler, teke tek kozlarını paylaşacaklar sözde. Üst sınıf olan çocuk sözünde durmamış. Üç kişilermiş, Hakan tek. Sağlam bir dayak yiyecekmiş Hakan. Sonra birden Mehmet çıkıyor ortaya. Birden de denemez aslında. Samimi olduktan sonra gördük ki Mehmet hep oradaymış zaten. Bir şey olsa ilk orada arardık onu. O gün de yine oradaymış. Görmüş olayı, hemen atlamış çocukların üzerine. Sonrası hüsran tabi. Sağlam bir araba dayak yemişler çocuklardan.

Hakan Sakin.
Şişli.
O günü hiç unutmadım. Her ayrıntısını… Mehmet’in yanıma gelişini, bana bakışını, söylediklerini… Hatta yediğimiz tekmeyi, yumruğu bile. Yahu bir de adamlar ağzımızı burnumuzu dağıtmışlar. Her yerimiz yara bere, ağrıdan inliyorum. Baktım Mehmet gülüyor. Çok güzel güler Mehmet…

Bakkal Rüstem.
Kanlıca.
Mehmet’i bilmem mi yahu hiç? Arkadaşı mısın sen? Mehmet iki üç sene oluyor bu mahalleye taşınalı. Sessiz bir adamdır ama selamsız geçmez dükkânın önünden sağ olsun. Köpeği vardı Fibo’ydu adı. Alman kurdu. Onu gezdirmeye çıkar akşamları. Bayadır yok ama. Arada kaybolur böyle. Babası, annesi Fransa’da yaşıyorlarmış. Oraya gitmiştir diye düşünüyoruz biz. Sessiz bir adam olduğundan, bir de geleni gideni de pek yoktur bizim oğlanın, kimse bir şeyini bilmiyor. Yine de dedikodu dönüyor tabi ortalıkta. Bir de insan en rahat bilmediği şeyler hakkında dedikodu uydurur ya, ondan çok uğraşıyorlar çocukla. Ama bana anlatır arada bir şeyler. Gelmiş olsa sokakta olurdu şimdi zaten. Mahallenin afacanlarıyla top oynuyorlar akşamüstleri. Her zaman değil tabi ama benim oğlan söylediydi geçen, her gün gidip ziline basıyorlarmış. Çok sever o da Mehmet Ağabeyini.

Saatçi Halil Usta.
Ayvalık.
Küçüklüğünü bilirim ben. Çok yetenekli çocuktu. Babasını tanırım esas. Asım Ağabey’e gönül borcum çoktur. Bu dükkânı bile onun sayesinde açmıştım. Yazlıkları var burada. Asım Ağabey kiraya verdi sonra ama Mehmet onyedi onsekiz yaşlarına gelene kadar her yaz gelirlerdi buraya. Mehmet de benim yanımda çalışırdı yazları. Saatlerin pilini değiştirirdi, temizliklerini yapardı. Hatta son zamanlar kırığı tamir edecek kadar ilerlemişti. Eli çok hassastı maşallah. Bir de gözleri çok ince görürdü. Mercek kullan başımıza iş açacaksın diye azarlardım bunu. Rahat edemiyorum Usta, derdi. Sonra bir bakardım, sıfırı gibi yapmış.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Zeytinyağı


Birazdan Güz gelecekmiş gibi bir Ağustos akşamıydı. Bazen olur böyle bizim orada; insanı nefessiz bırakan gündüz sıcağının ardından, güneşin alçalmaya başlamasıyla birlikte hafif bir lodos esmeye başlar denizden. Hatta akşam yemeklerinden sonra verandada yada bahçede, ful kokuları arasında, şöyle ağız tadıyla üşüye üşüye içilir Türk kahvesi. Bizim oranın en güzel mevsimidir Güz. Sadece iki ay sürer ve geri kalan on ay özlenir. Güzün tatlı fragmanlarından biri oynuyordu o gün, baş rolde de lodos. Öyle güzel bir güne ancak o hava yakışırdı, bunun için de Mikail’e ne kadar teşekkür etsem az.

Denizden döndükten sonraki ilk günlerim. Henüz evin uyku saatine alışamadığımdan, annem babam şaşkınlar, çünkü kapıyı aralayıp ne zaman içeri baksalar oğullarını yatağının önündeki uzun sehpaya eğilmiş, kitap kulelerinin ve kağıtların arasında ya yazarken ya okurken yada bilgisayarında film izlerken buluyorlar. O gece de, uykuyu en çok özleyen insan olarak oradayım fakat henüz zamanı gelmediğinden gözlerimi karanlığa teslim etmiyorum. 

Liseden beri gittiğimiz meyhanedeyiz. Söyleyeceğimiz mezeleri, tereyağında karidesin sipariş zamanını ve kremasız olacağını bilen çekirdek tayfanın yanında, hayatımın en önemli zamanlarını paylaştığım diğer insanlarla birlikte dönüşümün şerefine güzelleşiyoruz. Kimisinin erken kalkması gerektiğini bildiğimden herkes sofradayken birkaç şey söylemem gerek, önceden çalıştım. Boğazımı temizliyorum ve herkesin sustuğu bir anda gözlerinin içi gülen bu insanların varoluşuna şükrederek konuşmaya başlıyorum: “Her şeyden önce, başta siz sevgili dostlarım olmak üzere, hayatımın geri kalan yirmi bir senesinde tüm güzel anlarımda yanımda olan, gülümsememi paylaşan bütün değerli insanlara samimiyetlerini esirgemedikleri için teşekkür ederim. Bugün de bu meyhanenin hafızasındaki diğer geceler gibi güzel. Zaten bu masada şu zeytinyağının olduğu her gece güzeldi..” Gülüyorlar. “Oğlum duygusal konuşacaksan ben bir dolanıp geleyim, dördüncüyü kaldırdım, dokunur bana” diyor Ayral –ikimizin adı aynı olduğu için soyadımızla hitap ediliyor genelde- gülüyoruz, ben devam ediyorum. “Bu güzel geceyi de izninizle birkaç şeye adayayım da eksik kalmasın, bu sofranın adetidir, bilenler bilmeyenlere anlatsın.” Homurtular yükseliyor, tabi tatlı gülümsemeler eşliğinde. Çoğu meyhane yerine gece kulüplerini tercih ediyorlar, bu gece benim hatırıma buradalar. “Bu geceyi, birbirine samimiyet ve sohbetle bağlı, dostluğun kıymetini bilen insanlara, çocukluk kahramanlarım Monte Cristo Kontu ve  Fatih’in Fedaisi Kara Murat’a, bu şehri en az benim kadar seven Halikarnas Balıkçısı’na, sesiyle her şarkıda canımıza okuyan Sezen Aksu’ya ve hayatı öğrendiğimiz, hâla daha öğrenmekte olduğumuz Bodrum sokaklarına adıyorum. Ha bir de zeytinyağına..”

Herkes koyu bir sohbette. Ben de o gece belki de dördüncü kez, altı ay boyunca gezdiğim yerleri anlatıyorum. Kimisi ikinci kez dinliyor, hatta sözlerimi bile tamamlıyorlar. Çok uzundur birbirini görmeyenler iştahla sohbet ediyorlar. Masanın bir ucunda bir türlü uzlaşamadığımız inanç konusu konuşuluyor, her zamanki gibi. Onların sohbetini duyunca gülümsüyorum. Sessizce kalabalığın arasından kuytuya kayıyorum. Mekanın şefi Cemal Ağabey’e –biz Jimmy diyoruz- masaya meyve tabağı istediğimizi söylüyorum, o alçakgönüllü gülümsemesiyle “Hemen ağabeycim” diyor, ‘hemen’in m’sini çiftleyerek. Geri döndüğümden beri bir an olsun içimden gitmeyen sıkıntıyla pencereden dışarı bakıyorum, rüzgar yerdeki tozları savuruyor. Üşümek istiyorum, sessizce kapıdan dışarı kıvrılıyorum. Ahmet’in zippo çakmağının hala elimde olduğunu fark ediyorum. Elimde yakıp duruyordum. “Gazını bitireceksin oğlum yakıp durma” demişti. Ben çakmağı masaya bırakınca da altı aydır görmediği kardeşinin sağ salim yeniden o masada olduğunu fark edip çakmağı tekrar elime tutuşturmuştu, “Al lan, yak istediğin kadar.” Çakmağı geri bırakmaya üşenip cebime atıyorum. Lodosun gömleğimin düğmelerinin arasındaki boşluktan tenime dokunuşu tatlı bir ürpertiye neden oluyor. Bu ürpertiyi tanıyorum, tanıdığım an sıkıntımın yoğunlaşmasıyla boğuluyorum. Beyaz bir duvara yaslamıştı sırtını, dudaklarımı dudaklarının arasında sımsıkı tutuyordu, üşümeyeyim diye. Ne cesur, ne delikanlı kızdı. İzmir güzellerinin karakteristiğinden işte, belki de ikizler oluşundandır. Zangır zangır titremiştik o duvarın arkasında. Yine de bir an esmemişti rüzgar, o an çok güzeldi. Öyle ya, nereden tanıdık bu lodos diyordum, hatırladım işte. Boynuna doladığı bordo kaşkolü de hatırladım, rüzgarın arasında eksilen kokusunu da. Sanırım O’nu hep o son gördüğüm haliyle hatırlayacağım. Ben denizin karanlığında yükselen İstanköy siluetinde bu düşüncelere dalmışken, kulağımda seri bir topuk tıkırtısı çınladı. Topuk sesleri yaklaştı, tok bir kadın sesine dönüştü: “Pardon ateşiniz var mı?” Yüzümü çevirip kadının esmer, çıkık elmacık kemikli, ince hatlı yüzüne baktım. “Sonunda bir işe yaradın be Ahmet” dedim içimden. Bana doğru uzandı, sigarasını yaktım. Pencereden sol taraftaki beş kişinin hararetli bir sohbete dalmış oldukları masayı gösterip, “Ben bu inşaat sektöründen pek anlamıyorum. Buraya gelirken arabada başladılar konuşmaya hala devam ediyorlar. Benim sıkıldığımı bile fark etmediler, insanlar çok duyarsız” dedi. Gülümsedim.
“Fena olmadı bak, sen de Bodrum lodosunun tadını çıkar işte.” Neden bilmem sen diye hitap ettim. Bizim oranın insanının samimiyetinden belki, ama muhtemelen de bana bir sıkıntısından açık yüreklilikle bahsettiğinden.
“Ben Doğu bu arada.” Doğu güzel isim, ben de adımı söylüyorum, tokalaşıyoruz.
“Buralı mısın?”
“Evet, sen?”
“İzmir’liyim ben de.”
“Yapma! Tatil herhalde, sevdin mi Bodrum’u?”
“Daha önce de geldim zaten. Hemen her yaz geliyorum. Güzeldir Bodrum, severim.”
“Güzeldir Bodrum. Güzle Kış daha güzeldir aslında. Herkes gider, bize kalır Bodrum. İnsanı çok sıcaktır, o yüzden kışın hiç üşümeyiz biz burada.”
En saf, en kadın merakı düşüyor dilinden. “Ne güzel konuştun. Hangi burçsun sen?”
“Terazi.” Ben korkudan onun burcunu sormuyorum bile ama o iştahla söylüyor.
“İkizlerim ben de.”
“Yapma, değilsindir.”
“Nasıl yani?”
“Neyse, çok memnun oldum Doğu. Sana hayatta başarılar.” Hızlıca uzaklaşıyorum. Bir anda yoruluyorum. Meyhanenin kapısına gidecek halim yok. Yanaklarım, kulaklarım alev gibi. İnce esen rüzgar kulaklarımı kesiyor. İçeri giriyorum. Elif’in gözleri ışıldıyor beni görünce. Boynuma sarılıyor, “N’apıyorsun yarım saattir dışarıda, kim o kız?” diye soruyor. “Hiç, hiç kimse.” Elif bu sessizliğime alışkın.
Murat geliyor yanımıza, “Yarın sabah Ayvalık’a gidiyoruz, geliyorsun değil mi?”
Kekeliyorum. “Yok” diyorum, “Yok benim uyumam lazım artık, zamanı geldi.”
                                                                                   beşiktaş, kasım 2012