13 Eylül 2015 Pazar

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler V


Esra Yılmaz.
Kızılay.
Ya hu o durumu hiç anlayamadım zaten. Hakan ile Mehmet sınıfın en iyilerindendi. Bütün sene hep bizden yüksek puanlar yaptılar. Sonuçlar bir açıklandı. Ben Galatasaray’a gittim. Musa ile Nazlı da Kabataş Lisesi’ne. Bu ikisi İzmir Atatürk Lisesi’ne. Hadi Hakan zaten İzmirli'ydi ama Mehmet'in tercihlerine İzmir yazdığından bile haberimiz yoktu. Şok olduk. Çok üzülmüştüm o zaman ekip bozuldu diye. Neyse sonra üniversitede geri geldiler. Bu sefer de Nazlı gitti Ankara’ya. ODTÜ’yü kazanmıştı, genetik ve mikrobiyoloji. Öyle ya da böyle bir daha da toplanamadık. İlkokul ve lise arkadaşlıkları çok güzel. Kötülüğü tanımayan vakitlerimiz olduğundan belki, tüm anılar, duygular saf oluyor, saf hatırlanıyor.

12 Eylül 2015 Cumartesi

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler IV


Musa Çallı
Kandilli
Elimde değil oğlum, diyorum, bırakamıyorum işte. Bir hışımla kalktı. Bu mereti içmeye devam edersen, konuşmam bir daha seninle, dedi. İhtimal vermiyorum tabi böyle bir şeye. Zaten saklıyordum ne zamandır. Çekiniriz biz biraz Mehmet’ten. Meğer o da bildiğini benden saklıyormuş. Gönlün ne kadar süre benden bir şey saklamaya dayanabilecek merak ettim, demişti. Çok koymuştu. Sonra biz Nesli’yle tanıştık, eşimle. Mehmet’in hisleri çok kuvvetlidir. Anlamış Nesli’nin benden hoşlandığını, çekmiş kenara. Ben bu işi yaparım ama küçük bir şartım var, demiş. Biliyor zaten puşt, ben ilk günden beri vurgunum Nesli’ye. Neyse bu mektup yazmış kıza benim ağzımdan. Edebiyattan da anlar. Döktürmüş tabi. Nesli soluğu yanında almış. Bir mektup da bana yazmışlar birlikte. Ben sevincimden yarım metre yukardan yürüyorum. Güzel bir cevap yazdım sonra. Oldu bu iş dedim. Neyse ilk buluşmamız. Nesli demez mi, sigarayı bırakacaksın. O günden beri sigara içmiyorum. Şu mutlu yuvada büyük payı var Mehmet’in.




Hakan Sakin
Ulus
Lise ikideyiz. Tutturdu bu eve çıkacağım diyor. Asım Amcalar’ın durumu belli. Fransa’dan döndükten sonra yolunda gitmedi hiçbir şeyleri. Kirayı nasıl vereceksin, diyorum, çalışır kazanırım, diyor. Bari beraber çıkalım, kirayı bölüşürüz, diyorum. Onu da kabul etmiyor. O zaman şüphelendim. Bir kadın vardı otuzlu yaşlarında arada görmeye geliyordu Mehmet’i. Anlat ne oldu, bir şey yaşadınızsa, bir kaza olduysa, artık eskisi kadar zor değil bu işler, dedim. O da değilmiş tabi. Mehmet’ten böyle bir şey beklemek saçmalık ama lisedeyiz daha, çocuk sayılırız. Hâlâ daha bilmiyorum o sene durup dururken niye birden eve çıkmaya karar verdiğini. Kaç kere gittim, kadın, çocuk falan da yok. Her yer kitap, tefrika. Böyle üst üste yığmış, boyum kadar. Ha bir de bir saat yapmaya başlamıştı. Bir sürü alet edevat falan almıştı. Sonra geceye kadar çalışıyordu okuldan sonra. Ben bazen onda kalıyordum. İş çıkışı beraber geçerdik eve. Sabaha kadar okurdu. Bazen bana da okutur, ne düşündüğümü sorardı. Ben konuşurdum, o hep dinlerdi. Geç saatlere kadar otururduk. Oğlum, uyumayacak mısın, derdim. Belki, derdi. Hep enteresan bir adamdı zaten. Yemek yer misin? Arada. Şu kitabı okudun mu? Belki. O kızdan hoşlanıyor musun? Bazen. Ne enteresanı, tam dayaklık adamdı Mehmet.



10 Eylül 2015 Perşembe

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler III

Esra Yılmaz.
Kızılay.
Bir gün yine arıyorum bunu, açmıyor. İnanır mısınız, iki günde kırk elli defa aramışım. Dayandım kapısına. Vali Konağı’ndaki dairesinde o zaman. Ben de Teşvikiye’de oturuyorum. Komşuyuz neredeyse. Baktım kapıyı da açmıyor. Başladım bağırmaya. Aç ulan kapıyı benim Esra. Bak açmazsan bütün komşulara reklam ederim seni. Karnımda çocuğu var derim, ortada bıraktı beni derim. Komşulaaar, diye bağırmaya başlamamla birlikte tık, bir kilit sesi. Başkalarını rahatsız etmek konusunda çok hassastır. Baktı bu deli susmayacak, açtı hemen kapıyı. İçerisi o kadar havasızdı ki, nasıl duruyorsun oğlum burada, dedim. Kendine acımıyorsan bari Fibo’ya acı. Fibo köpeği Mehmet’in. Fibonacci’nin kısaltması. Sonra yüzünde, apartmanda gelip rezillik çıkarmama alınmış ifadeyi fark ettim. Yanağına iki tane vurdum hafifçe. Aferin, dedim, adam ol. 

Hannah.
Strasbourg.
Konuşmam mı? Çok zaman kaldım Türkiye’de. Daha iyi konuşuyordum eskiden ama şimdi de iyi, hı? Burada tanıştık Mehmet’le. Benim bir arkadaş var, Türk. O tanıyordu. Çok kalmadı Mehmet burada. Gitti. Ben bakıyor hep Mehmet. Hep Mehmet konuşuyor arkadaşlarla. Çok güzel bir hafta yaşadık o zaman. Burada mimarlık okuyordu ben. Bitecekti. Okul bitince gittim Türkiye’ye. İnternetten de konuşuyorduk zaten. Ama istemedi beni Mehmet. Ama hâlâ özlüyor ben o bir hafta. Ne mi yaşadı? (Kızarıyor, gülüyor.) Ayıp, derdi Mehmet. Elini ağzına koyardı böyle. I can just tell you, it was like finding a new place to live. Thanks to him, I got some fresh air... fresh air in a new place where you completely know as your body.

9 Eylül 2015 Çarşamba

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler II

Esra Yılmaz.
Kızılay.
Tamam. Kaydediyorsanız başlayalım. Ortaokuldan beri tanıyorum Mehmet’i. İlköğretim oldu gerçi sonradan. Hatta yine değiştirmişler, artılı eksili bir şey diyorlar. Bir bulamadılar doğrusunu. Neyse. İlk beş sene yoktu Mehmet. Altıncı sınıfın ikinci döneminde geldi. Annesi Rus, İrina. Küçücük çocuklarken bile adıyla hitap ederdik, öyle isterdi. Bayadır gitmedim ziyaretine. Fransa’dan gelmiş Mehmetler. İngilizcesi falan çok iyiydi. Her dersi iyiydi aslında, çekememezlik olmasın. Bizim sınıf özeldi zaten, hep toplama öğrencilerdik. Zehirdi Mehmet. İlk başta aramıza almadık. Sonradan yakın olduk. Onun da ayrı bir hikâyesi var. Dur anlatmam lazım. Bizim bir takımımız vardı. Nazlı, Musa, Hakan ve ben. Üst sınıflardan bir çocuk Nazlı’ya asılmış. Hakan da hafif hoşlanıyordu Nazlı’dan. Dayanamamış çocuğun üzerine yürümüş. Bir de çocukken yaş farkı daha fazla gelir. Fakat bizim nesil biraz büyümüş de küçülmüş gibiydik zaten. Her neyse, okulun arka bahçesine gitmişler, teke tek kozlarını paylaşacaklar sözde. Üst sınıf olan çocuk sözünde durmamış. Üç kişilermiş, Hakan tek. Sağlam bir dayak yiyecekmiş Hakan. Sonra birden Mehmet çıkıyor ortaya. Birden de denemez aslında. Samimi olduktan sonra gördük ki Mehmet hep oradaymış zaten. Bir şey olsa ilk orada arardık onu. O gün de yine oradaymış. Görmüş olayı, hemen atlamış çocukların üzerine. Sonrası hüsran tabi. Sağlam bir araba dayak yemişler çocuklardan.

Hakan Sakin.
Şişli.
O günü hiç unutmadım. Her ayrıntısını… Mehmet’in yanıma gelişini, bana bakışını, söylediklerini… Hatta yediğimiz tekmeyi, yumruğu bile. Yahu bir de adamlar ağzımızı burnumuzu dağıtmışlar. Her yerimiz yara bere, ağrıdan inliyorum. Baktım Mehmet gülüyor. Çok güzel güler Mehmet…

Bakkal Rüstem.
Kanlıca.
Mehmet’i bilmem mi yahu hiç? Arkadaşı mısın sen? Mehmet iki üç sene oluyor bu mahalleye taşınalı. Sessiz bir adamdır ama selamsız geçmez dükkânın önünden sağ olsun. Köpeği vardı Fibo’ydu adı. Alman kurdu. Onu gezdirmeye çıkar akşamları. Bayadır yok ama. Arada kaybolur böyle. Babası, annesi Fransa’da yaşıyorlarmış. Oraya gitmiştir diye düşünüyoruz biz. Sessiz bir adam olduğundan, bir de geleni gideni de pek yoktur bizim oğlanın, kimse bir şeyini bilmiyor. Yine de dedikodu dönüyor tabi ortalıkta. Bir de insan en rahat bilmediği şeyler hakkında dedikodu uydurur ya, ondan çok uğraşıyorlar çocukla. Ama bana anlatır arada bir şeyler. Gelmiş olsa sokakta olurdu şimdi zaten. Mahallenin afacanlarıyla top oynuyorlar akşamüstleri. Her zaman değil tabi ama benim oğlan söylediydi geçen, her gün gidip ziline basıyorlarmış. Çok sever o da Mehmet Ağabeyini.

Saatçi Halil Usta.
Ayvalık.
Küçüklüğünü bilirim ben. Çok yetenekli çocuktu. Babasını tanırım esas. Asım Ağabey’e gönül borcum çoktur. Bu dükkânı bile onun sayesinde açmıştım. Yazlıkları var burada. Asım Ağabey kiraya verdi sonra ama Mehmet onyedi onsekiz yaşlarına gelene kadar her yaz gelirlerdi buraya. Mehmet de benim yanımda çalışırdı yazları. Saatlerin pilini değiştirirdi, temizliklerini yapardı. Hatta son zamanlar kırığı tamir edecek kadar ilerlemişti. Eli çok hassastı maşallah. Bir de gözleri çok ince görürdü. Mercek kullan başımıza iş açacaksın diye azarlardım bunu. Rahat edemiyorum Usta, derdi. Sonra bir bakardım, sıfırı gibi yapmış.

Mehmet Kırımlı Hakkında Bazı Şeyler I: Giriş

Mehmet Kırımlı ile ilgili bir yazı dizisi hazırlamak fikri zihnimde, öylesine, alelade bir zamanda belirmedi. Bilakis, bir an önce çalıştığım dergideki işimi kaybetmemi engelleyecek bir şeyler yazmak zorundaydım. Saatlerce düşünmeme rağmen hâlâ bir şey bulamadığım bir gecenin sabahında o günün gazetesini incelerken ilk kez gördüm Mehmet Kırımlı ismini: "Yılın İşadamı Ödülü Genç CEO Mehmet Kırımlı'ya!" Bu ismi ilk defa duyuyordum. Fakat esas ilgimi çeken kısım, Avrupa'ya ve Amerika'ya otomobil parçaları ihraç eden Auto-Tech firmasını geçtiğimiz üç yıl içinde ülkenin en büyük şirketi hâline getiren bu genç işadamının, haberin alt metninde yer alan açıklamaları oldu. Bizzat kendisinin kaleme aldığı kısa konuşma metni aynen paylaşılmıştı. Yıllık izni için Fransa'da ailesinin yanında olduğunu ve annesine akşam yemeklerinde olacağına dair söz verdiği için törene katılamadığını bildirip şöyle devam ediyordu:

"İşte bu kutsal sebepten dolayı bu akşam bana layık görülen ödülü, şirketimizin en alt kademesinden benim bulunduğum noktaya kadar görevli olan çalışma arkadaşlarım, sorumlu olduğumuz üstlerimiz ve hepimizin aileleri adına değerli çalışma arkadaşım, misafir ağırlama  ve ikram işleri sorumlumuz, canımız, Mihriban Abla, Mihriban Gözütok alacak. Bugüne kadar içtiğim en lezzetli kahveleri Mihriban Abla'nın elinden içtim. Kendisine minnettarım. Şirketimizin geldiği noktaya tesadüf eseri gelmediğini, bir firmanın bünyesinde bulunabilecek en iyi ekiple çalıştığımı belirtmek isterim. Sadece çalışanlarımızla değil, ailelerimizle de ilgilenen personel müdürümüze, herhangi bir devletin dışişleri bakanı olsa o ülkeyi ihya edecek yetenekteki dış ilişkiler sorumlumuza, projelerimizi en hızlı ve verimli şekilde hayata geçiren operasyon müdürümüze, bize sadece parça değil teknoloji satmak itibarını kazandıran araştırma ve geliştirme müdürümüze, vizyon kelimesini yeniden tanımlayan yatırım başdanışmanımıza, tarihin en şeffaf ve en titiz kayıtlarını tutan finans müdürümüze, tüm bu departmanlar ile alt departmanlarımızda görevli çalışma arkadaşlarıma tüm yaratıcılık ve fedakarlıkları için ve son olarak değerli patronlarımıza bize özgür bir çalışma ortamı sağlayıp arkamızda durdukları için tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum. Bu işi birlikte başardık."

Bu alışılmadık derecede samimi üslup çok hoşuma gitmişti. Fakat esas ilgimi çeken şey biraz araştırmaya çalıştığımda hiçbir şey bulamamam oldu. Gerçekten de bu adam hakkında temel bilgilerin dışında hiçbir şey bulunamıyordu. Kendisiyle görüşmek istedim. Arayıp asistanından iki hafta sonraya randevu aldım. Ancak randevu tarihine iki gün kala önemli bir yurtdışı gezisi münasebetiyle randevunun iptal edildiğini bildirdiler. Ben de bu sürede boş durmuyordum. Mezun olduğu okulların yıllıklarına ulaşıp hayatı boyunca etrafını çevreleyen insanların bir şemasını oluşturdum. Bulduğum insanlar, bağlantılar gittikçe tuhaflaşıyordu. Peşinde olduğum şeyin değerini bırak neyin peşinde olduğumu dâhi bilmiyordum. Bugün geldiğimiz noktaya varacağımızı hayal bile edemezdim. Çevresiyle teker teker bağlantı kurdum ve onlara yazı dizisinden bahsedip, görüşmek istediğimde mutlulukla kabul ettiler. Konuşmaya başladıktan sonra da yeni bağlantılar elde edip asla tahmin etmediğim bilgilere ulaştım. Daha fazla ön bilgi paylaşmak yerine bu bilgileri paylaşmak daha anlaşılır olacaktır.

Bu tefrikanın devamında Mehmet Kırımlı ile tanışacaksınız.

Bilge Karayel
İstanbul, 2015.

2 Eylül 2015 Çarşamba

Hatırlanmayan Zamanlardan XII / Gitmeye Övgü


sustu.

“Senin hissettiklerin hep sevilmeye dair şeyler. Sevmek tutkun öyle az ki… bu yüzden de bir türlü huzur bulamıyorsun” diyemeyeceğinden.

ona, kaygılarıyla yüzleşmesini sağlayacak, kendisini tanımasının yolunu açacak konuşmayı yapamayacağından.

dayanamayacağından.

yani... işte.

çünkü bazen,

öyle acır ki… 

yerini hissedersin yüreğinin.


Eylül 2, 2015. / Eskişehir.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Hatırlanmayan Zamanlardan XI / Derin Şeyler



harflerin yokluğu giderilebilir. fakat sesin olmaması telâfi edilecek bir şey değildir.


Derin Keskin o kasım akşamı işten çıktığında, işten çıkıp da soğuk ve sisli bir Ankara bulvarında dalgın dalgın yürüdüğünde, yürürken yürürken önce kaldırım basamaklarını hemen sonra da karşıya geçmeyi beklerken yeşilin yandığını, kırmızının yandığını ve sonra tekrar yeşil yandığında karşıya geçtiğini, ilk yeşil yandığında karşıya geçen insanları, o insanların içindeki Mehmet’i, Mehmet’in yolun uzun bir bölümünde onu takip ettiğini ve yine bu ismi dedesinin ismiyle aynı olan Mehmet denecek adamın ilk yeşil yandığında Derin ile beraber karşıya geçmek için yola atlayışını, sonra da kızın öylece durduğunu fark edip caddenin iki yakasını birbirine bağlayan çizgilerin arasında bocalayıp ne yapacağını şaşırışını ama sonra hemen yürümeye devam edişini, yolun karşısındaki büfede çalışan ve o sırada çöp poşetlerini caddenin kenarında duran çöp arabasına taşıyan Hanife’nin Derin’in dalgınlığını farkedip “Kim bilir ne derdi var fakirin” diye samimiyet ve şefkatle iç geçirişini, yolun karşısına geçen Mehmet’in birkaç adım sonra geriye dönüp yeniden kırmızı ışıkta, bu sefer Derin’in tam karşısında ve onun dalgınlığından faydalanıp doya doya, yüzünü sevgiyle ve şefkâtle seyredişini, yeşil yanar yanmaz da askerî usül geriye dönüp onunla yan yana yürümeye başlamasını, böyle böyle -yani Mehmet’in kendisinden parfümünün kokusunu duyabilecek kadar solunda ve bir adım gerisinde olduğu hâlde- Kızılay’dan Ulus’a kadar yürüdüklerini farketmedi. bazen olur öyle. varacağımız yere ulaştığımızda yolculukla ilgili tek bir şey kalmaz aklımızda. bu insan zihninin doğasındandır, bir de yolculuğun doğasından.


tarih, anlatma çabası, anlaşılma çabası ve gösterme çabası ile başlar.


Derin’in günü de üç yıllık ilişkileri boyunca bir kez olsun kendisini anlamayan, anlamaya da çabalamayan sevgilisi Tuna’nın “Ne demek Her şey hızla bulut oluyor, ama burası hâlâ gökyüzü değil?” diye soran mesajıyla başlamıştı. önceki gece, yelken yırtan düşüncelerinin içinde yorulup, bu cümleyi yazıvermişti Twitter’a. Tuna da okumuş, Derin’in saatlerdir mesaj atmamasını uyku harcıyla kardığı bir duvar gibi etrafına örüp şimdi de yıkılan bu duvarın altında kaldığından kandırılmışlık duygusuyla kafasında türlü senaryolar kuruyor ve kendine acı çektiriyordu. işte sonra da hızını alamadı, ama gururuna da yediremediği için aşağılık duygusunu saklayarak, senaryolarının yanından bile geçemeyeceği bir kibarlıkla o mesajı yolladı. Derin mesajı okuduğunda gözlerini yeni açmıştı. parmağını telefonun ekranının üzerinde kaydırıp alarmı susturduğunda, Tuna’dan gelen mesajı gördü ve kendini inanılmaz bitkin hissetti. yorgun uyuyabilirsiniz, fakat yorgun uyanıyorsanız ayvayı yediniz demektir.

Derin Keskin son birkaç aydır, Tuna aklına her geldiğinde zihninin ona ayırdığı bölümünde korkunç bir ağrı hissediyordu. “Her şey hızla bulut oluyor” derken, sahiden de her şeyden bahsediyordu. fakat Tuna’nın her şeyi kendi algı çerçevesine sıkıştırmasına da alışmıştı. ama Allah biliyor ya aslında her şey çok güzel başlamıştı. ancak şimdi düşündüğünde sadece flört dönemindeki tatlılıklar geliyordu aklına. ilişkilerine dair güzel şeyler, her şey gibi bulut olmuştu. tüm gün hatırlamaya çalıştı. tutunacak güzel bir anı aradı zihninde. hatırladıkça nasıl da vaktini boşa harcadığını farketti, daha da soğudu, daha da yaslandı vermesi gereken karara. bir insanı dinlemenin, sesinin tonundaki değişime, seçtiği sözcüklere, sözcüklerin anlamlarına, jestlerine, mimiklerine dikkat etmenin, yani bir bütün olarak düşünce inşaasını anlamanın varoluşun bu yüzündeki en değerli şey olduğunu düşünürdü hep. çünkü insanlar aslında bas bas bağırıyorlardı, kendilerini yırtıyorlardı anlaşılmak için. kimisi içinden, kimisi dışından…


anlamların aktığı nehirde yıkanabilmek için öncelikle soyunmanız gerekir.


Derin’in zihninin karanlığı ile havanın renginin birbirine karıştığı ve gölgelerin kaybolmaya başladığı saatlerde -Derin’in hâlâ farkında olmadığı hâlde- birlikte bulvar istikametinde yürümeye devam ediyorlardı. İstiklâl ve Adnan Saygun caddelerinin birleştiği kavşağı hızlıca adımladılar. sonra Ulus Çarşısı’nın içinden geçip Derin’in Alsancak Sokak’taki evine gittiler. yalnızca Derin içeri girdi. Mehmet’in saatlerdir Jil Sander Sun kokusunun gölgesinde bir adım gerisinden yürüdüğünü hâlâ farketmemişti.  

Derin sakin ve acelesiz adımlarla dördüncü kata çıktı. anahtarını dokuz numaralı kapının kilidine sokup üç kere çevirdi. çelik kapı şangırtıyla açıldı. pardesüsünü çıkarıp askıya astı, eldivenlerini çıkarıp ayakkabılığın üzerine bıraktı. ellerinin beyazlığına baktı önce, sonra kafasını kaldırıp boy aynasında yüzünün beyazlığına baktı bir de. kendisini ilk kez görüyor gibiydi. siyah, küt saçlarını sol elinin ilk iki parmağıyla okşadı. omuzlarındaki boşlukta, upuzun saçlarından bir tutam ayırdığı ince örgüyü gördü. gülümsedi. topuklu ayakkabılarının üzerinden yere indi. banyoya yürüdü. ilkin ince hırkasını çıkardı, sonra da ipek gömleğini eteğinin içinden… düğmelerini açtı. gömleği çıkarıp yere bıraktı. son olarak eteğinin fermuarını açtı ve kaygısızca yere düşmesine izin verdi. küvetin giderini tıpayla kapattı ve musluğu sıcak su tarafına çevirdi. su şangırtı ve buharla seramik zemine akarken gidip klozete oturdu. sırayla bacaklarını birbirinin üstüne atıp ince siyah çoraplarını çıkardı. gri, ipek iç çamaşırlarıyla kalmış hâline baktı aynada. banyo su sesiyle yankılanıyordu. çamaşır dolabına zulaladığı Parliament Night Blue paketinden bir sigara çekip yaktı. bir nefes alıp dudaklarının kenarına sıkıştırdı sigarayı. saçlarını topladı. önce sol profilden baktı kendine, sonra da sağ. sigaradan bir nefes daha çekti. aynaya üfledi. “Derin’ciğim selam canım! N’aber görüşmeyeli? İyisin iyi. Ortalığın amına koyucaz kızım!” dedi. incecik gülümsedi. aynadaki kız gülümsemesini ilk kez görüyormuş gibiydi.


Derin’in dairesinin bulunduğu Ayazoğlu Apartmanı’nın karşısındaki altmış yıllık çınar ağacının altında, hayatında ilk kez gördüğü Derin’in hafızasına bıraktığı kokuyla bir süre bekledi Mehmet. Derin apartmana girdikten bir süre sonra soldaki dairelerden birinin ışığı yandı. dördüncü kat. apartman kapısına gidip zillerde yazan isimlere baktı tek tek. dokuz numarada Derin Keskin yazıyordu, on numarada ise Melis Doğrulmaz. kapıdaki buğuyu silip içeri baktı. soldaki dairede bir yazıyordu. “Derin…” diye mırıldandı. gözlerini kaldırıp zayıfça bir ışığın dışarı sızdığı daireye baktı yeniden. rüzgârın perdeye vuruşu gibi bir ses duyuldu. akşamüzeri Güvenpark’ta görmüştü genç kadını. öylece Mehmet’e bakıyordu. gözlerini hiç ayırmadan, bir şey söylemek ister gibi bakıyordu. anlatacak neyi varsa anlatmak ister gibi bakıyordu. bilmediği her şeyin cevabını bulmuş gibi bakıyordu. Mehmet’i çoktan beri tanıyormuş gibi bakıyordu. ve baktığı yerde olandan fazlasını görüyormuş gibi, yahut hiçbir şey görmüyormuş gibi bakıyordu. en derinine bakıyordu Mehmet’in. o bakışlar aklına gelince kendini çırılçıplak hissetti Mehmet, tıpkı o ilk andaki gibi. bir günü daha olsun isterdi Ankara’da. ama yoktu. neyse ki kader, ta en başından beri, başka bir yola doğru ilerliyordu. birkaç mevsim sonra, Derin, bir Nişantaşı ikindisi Vali Konağı Caddesi’nden Amerikan Hastanesi’ne doğru yürürken karşı apartmanlardan birine giren Mehmet’i görecek. hemen tanıyacaktı. tanıdığına yemin edecekti. ama asla hatırlayamayacaktı nereden tanıdığını. neden bu kadar tanıdık hissettiğini anlayamayacaktı. çünkü anlamak için sahiden de önce soyunmak gerekti. gri, ipek çamaşırlar Derin’in teninden akıp yere düştü. bir cam bilye, başka bir bilyeye vurmuş gibi bir ses duyuldu.

ağustos, 2015. / Bodrum.